Acaba Bugün Nerede Olurduk?

Mustafa ÖZLÜK

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte başlatılan kalkınma hamlelerini hiç aksatmadan sürdürebilseydik, acaba bugün dünyada yerimiz nerede olurdu? O günlerde dünya, bugüne göre teknoloji bakımından çok daha gerideydi. Onların ulaşabildiği gelişmişlik düzeyine biz neden ulaşamadık? Acaba bunun temel nedenlerinden biri, Cumhuriyetin ilk yıllarında belirlenen kalkınma ilkelerini ve atılımlarını aynı kararlılıkla sürdürememiş olmamız olabilir mi?

Şöyle bir düşünelim: Türkiye, yıllarca süren savaşlardan çıkmıştı. İnsan gücü neredeyse tükenmişti. Doktorundan öğretmenine, mühendisinden öğrencisine kadar eğitimli ve yetişmiş insanlarımızın önemli bir bölümü savaşlarda hayatını kaybetmişti. Ülkenin yetişmiş insan gücü büyük ölçüde yok olmuştu. Bunun yanında okullar yetersiz, köyler eğitim hizmetlerinden uzak, halkın önemli bir bölümü okuma yazma bilmiyordu. Okuryazarlık oranı yüzde 10'ları bile bulmuyordu; kadınlarda ise bu oran çok daha düşüktü. Kadınlar sosyal ve ekonomik hayatın büyük ölçüde dışında bırakılmıştı.

Bütün bu ağır şartlar devam ederken Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Kurtuluş Savaşı kazanıldı, sınırlarımız belirlendi ve bağımsız bir devlet ortaya çıktı. Bundan sonra yalnızca savaşın yaralarını sarmakla yetinilmedi; ülkenin aydınlanması ve kalkınması için planlı bir çalışma başlatıldı. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kalkınma hamleleri hızlandı. Karma ekonomi anlayışı benimsendi. Ortada güçlü bir özel sektör, büyük sermaye sahipleri veya zengin bir sanayici sınıfı yoktu. Fakat devlet ve millet el ele vererek kolları sıvadı. Temel yatırımlar yapılmaya, fabrikalar kurulmaya, eğitim kurumları açılmaya, ulaşım ve üretim altyapısı oluşturulmaya başlandı.

Bu gerçekten çok önemli bir başlangıçtı. Çünkü Cumhuriyet, yokluk içinde yalnızca bir devlet kurmadı; aynı zamanda kendi ayakları üzerinde durabilecek bir toplum inşa etmeye çalıştı.

Şimdi bir an durup düşünelim: O yıllarda başlatılan yatırımlar ve kalkınma anlayışı kesintisiz biçimde sürdürülebilseydi, bugün Türkiye nerede olurdu? Belki birçok teknoloji alanında dünyanın önde gelen ülkeleriyle yarışıyor olurduk. Belki kendi otomobillerimizi, uçaklarımızı, makinelerimizi ve teknolojilerimizi çok daha uzun yıllardır üretiyor olurduk. Belki bugün ithal etmek zorunda kaldığımız birçok ürünü çok daha önce kendimiz üretmeye başlamış olurduk.

Bunu söylerken geçmişi romantikleştirmek değil, o günün şartlarını doğru değerlendirmek gerekir.

O gün Türkiye'nin insan gücünü bir düşünün. Okul yok denecek kadar azdı, okuyan insan sayısı çok düşüktü. Köylerin büyük bir bölümü eğitim, sağlık, ulaşım ve iletişim olanaklarından yoksundu. Köyler birçok yönden adeta karanlık içindeydi. Buna rağmen Cumhuriyetin temel atılımları sayesinde Türkiye kısa sürede önemli mesafeler aldı.

Sümerbank bunun önemli örneklerinden biriydi. Sanayileşmenin yanında halkın ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretilmesine katkı sağlandı. İnsanlar yeni ürünlerle tanıştı, tekstil ve giyim sanayisinin temelleri güçlendi. Fabrikalar yalnızca üretim yapılan yerler değildi; aynı zamanda bir ülkenin kendi gücüne güvenmesinin sembolleriydi.

Bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durmayı başarmasında umut ve cesaretin büyük payı vardı. Mustafa Kemal Atatürk'ün yaklaşımı bunun en güçlü örneklerinden biridir. Ordu yok denildiğinde ordu kurulacağına, para yok denildiğinde bulunacağına, düşman çok denildiğinde milletin mücadele ederek bağımsızlığını kazanacağına inanıldı. Nitekim bütün imkânsızlıklara rağmen bağımsızlık mücadelesi başarıya ulaştı. Sonuçta çağdaş, özgür ve bağımsız bir devlet kuruldu.

Buradaki asıl mesele yalnızca geçmişte yapılan fabrikalar veya yatırımlar değildir. Asıl mesele, bir milletin kendisine inanmasıdır.

“Biz de yapabiliriz.” düşüncesinin yerleşmesidir.

Cumhuriyetin ilk dönemindeki kalkınma anlayışında devlet ile millet arasında bir bütünlük vardı. Bir tarafın diğerini yok sayması, engellemesi veya dışlaması değil; birlikte kalkınma düşüncesi öne çıkıyordu. Devlet, sınırlı imkânlarına rağmen özel girişimcileri desteklemeye çalışıyor, özel sektörün gelişmesi için de alan açıyordu. Amaç, bütün ekonomik çabaları bağımsızlığı güçlendirecek şekilde kullanmaktı.

O yıllarda ülkenin karşı karşıya kaldığı ekonomik zorlukları düşündüğümüzde, bağımsız bir ekonomik yapı kurmanın ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır. İsmet İnönü'ye zor şartlar altında dışarıdan yardım bekleyen bir ülke olmamız gerektiği söylenirken, Türkiye'nin kendi kaynaklarıyla ayakta durabilmesi için büyük bir mücadele verildi. Ekonomik bağımsızlığın siyasi bağımsızlığın tamamlayıcısı olduğu biliniyordu.

Peki, bugün geriye dönüp baktığımızda ne görüyoruz?

Kendi uçaklarımızı üretme girişimleri oldu. Türkiye'de uçak üretildi, hatta ihraç edildi. Kendi otomobilimizi üretme çabaları ortaya çıktı. Devrim otomobili bunun unutulmaması gereken örneklerinden biridir. Eğer bu tür girişimler sürdürülebilseydi, bugün kaç farklı uçak modelimiz, kaç farklı otomobil markamız olurdu? Dünyanın farklı ülkelerine ürün satan güçlü şirketlerimiz ne kadar çoğalırdı?

Bunların cevabını kesin olarak bilmemiz mümkün değil. Ancak bir ülkenin üretim tecrübesini kesintiye uğratmasının, teknoloji geliştirme kapasitesini de olumsuz etkileyebileceği açıktır.

Elbette dünyada yalnızca bizim önümüze engeller konulduğunu düşünerek bütün sorumluluğu dış güçlere yüklemek doğru değildir. Uluslararası rekabet her zaman vardır. Dünyanın güçlü ülkeleri kendi şirketlerinin, teknolojilerinin ve pazarlarının gelişmesini ister. Yeni bir rakibin dünya pazarına girmesi mevcut üreticiler açısından rekabet anlamına gelir. Bu nedenle Türkiye'nin de kendi aklını, bilimini, teknolojisini ve üretim gücünü kullanması gerekir.

Bir dönem “sanayiyi bırak, dünyanın bahçıvanı ol” anlayışının Türkiye'nin gelişme çizgisini etkilediği tartışıldı. Zaman içinde tarımda da önemli sorunlarla karşılaşıldı. Üretim gücümüzün zayıflaması, bazı tarım ürünlerinde dışa bağımlılığın artması ve üretimin belirli ellerde yoğunlaşması gibi sorunlar ortaya çıktı. Bu nedenle yalnızca sanayide değil, tarımda da güçlü, planlı ve sürdürülebilir bir üretim politikası gereklidir.

Burada umutsuzluğa kapılmaya hiç gerek yok.

Tam tersine, geçmiş bize önemli bir şey söylüyor: Çok zor şartlarda başaran bir millet, bugün çok daha güçlü imkânlara sahipken daha fazlasını da yapabilir.

Bir zamanlar okulu olmayan köylerden öğretmen yetiştirildi. Eğitim seferberliği başlatıldı. Fabrikalar kuruldu. Demiryolları yapıldı. Uçak üretildi. Sanayinin temelleri atıldı. Bütün bunlar, ülkenin kaynaklarının çok sınırlı olduğu bir dönemde gerçekleştirildi.

Bugün ise elimizde çok daha büyük bir insan kaynağı, çok daha gelişmiş üniversiteler, teknolojiye erişim imkânları, girişimciler, mühendisler, bilim insanları ve küresel pazarlara ulaşabilecek şirketler bulunmaktadır.

Öyleyse yapılması gereken, geçmişteki başarılarla övünüp orada kalmak değil; o ruhu günümüzün bilimi ve teknolojisiyle yeniden üretmektir.

Dünyada hiçbir ülke başka bir ülkenin daha güçlü bir rakip olmasını kendiliğinden istemez. Bu nedenle Türkiye'nin kendi yolunu bilimle, eğitimle, üretimle ve akılla çizmesi gerekir. Kolayca yönlendirilen, hazır ürün tüketen bir ülke olmak yerine; kendi teknolojisini geliştiren, kendi markalarını oluşturan ve dünya pazarlarında “Biz de varız.” diyebilen bir ülke olmalıyız.

Cumhuriyetin yaşı ilerledikçe önümüze yeni sorunlar ve yeni uluslararası rekabet alanları çıkacaktır. Fakat bunlar umutsuzluk nedeni değil, daha çok çalışmak için birer uyarıdır.

Biz “Biz de varız.” diyerek ortaya çıkmalıyız.

Evrensel adalet anlayışından ayrılmadan, bilime ve teknolojiye güvenerek, eğitimimizi güçlendirerek, liyakati esas alarak, üretime değer vererek hedeflerimize ulaşabiliriz. Dünyayla her alanda rekabet edebilmek mümkündür. Bunun yolu başkalarının gerisinde kalmayı kabullenmekten değil, kendi gücümüzü doğru kullanmaktan geçer.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yokluklar içinde başlayan kalkınma mücadelesi bize şunu gösterdi: Bir ülkenin en büyük sermayesi yalnızca yer altı kaynakları veya parası değildir. Asıl sermaye; yetişmiş insanı, eğitimi, bilimi, üretim kültürü, özgüveni ve bağımsız düşünme iradesidir.

Bugün bize düşen görev, o günlerin imkânsızlıkları karşısında gösterilen cesareti bugünün imkânlarıyla birleştirmektir.

Haydi yeniden emek vermeye, öğrenmeye, üretmeye, bilime ve teknolojiye yönelmeye… Kararlılığımızı ortaya koyduğumuzda, geçmişte imkânsız görünen birçok şeyi başaran bu milletin gelecekte de çok daha büyük işler yapabileceğine inanıyorum.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.