Ortadoğu coğrafyası son yüz yılın en sarsıcı siyasal kırılmalarına, savaşlarına ve rejim değişikliklerine sahne oldu. İran, Irak, Suriye ve Türkiye; aynı imparatorluğun küllerinden, benzer toplumsal dokulardan ve benzer dış müdahalelerden doğmalarına rağmen bambaşka yollar izlediler. Bu yolların ayrım noktasında ise Türkiye açısından belirleyici bir isim vardır: Mustafa Kemal Atatürk. Bugün bu farkın ne anlama geldiğini yeterince kavrayamamak, belki de en büyük toplumsal eksikliklerimizden biridir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı İmparatorluğu parçalandı. Aynı yıkıntının üzerinde Türkiye, Irak ve Suriye yeni devletler olarak ortaya çıktı. İran ise doğrudan işgal edilmemiş olsa da büyük güçlerin baskısı altında yön değiştirdi. Ancak bu ülkelerin kuruluş felsefeleri birbirinden kökten farklıydı.
Demokrasinin olmadığı yerlerde halk gerçek yurttaşlık bilincine erişemez . Vatan sevgisi gelişmez. Ulus bilinçi gelişmez . Türkiye dış tehlike Cumhuriyet'ten sonra yaşadı. Ama dıştan gelene karşı işte birlikte hiç terettüt edilmektedir. Bunu sağlayan Cumhuriyet yönetimidir. Suriye ve Irak işte bölünmeye başlamıştır. Kısaca diş kuşlar bölmede kolaylık sağlamış. Türk milleti ,İçeride farklı görüşlerde olsa da dışarıya karşı tarihler boyunca tek vücut olmayı başarmıştır . Bunu demokrasiye ve Atatürk'ün getirdiği aydınlığa borçluyuz.
Türkiye, emperyalizme karşı verilen bir ulusal kurtuluş savaşı sonucunda kuruldu. Kurucu irade, yeni devletin kaderini bir hanedana, bir aileye ya da kutsal bir zümreye değil; milletin kendisine dayandırmayı hedefledi. Bu nedenle saltanat kaldırıldı, hilafet sona erdirildi ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilan edildi. Bu kararlar yalnızca siyasal değil, zihinsel bir devrimdi.
Irak ve Suriye ise halkların özgür iradesiyle şekillenmiş ülkeler olmaktan çok, manda yönetimlerinin çizdiği sınırlar içinde kuruldu. Krallıklar, darbeler ve askeri rejimler bu ülkelerin kaderi haline geldi. İran’da ise monarşi yıkıldı ama yerine halk egemenliğini esas alan bir sistem değil, bu kez dini temelli bir tek adam düzeni kuruldu.
Atatürk’ü, bölgedeki diğer liderlerden ayıran temel özellik, iktidarı kişiselleştirmemesi ve gücü sınırlandıran bir devlet sistemi kurmasıdır. Kazandığı askeri zaferleri ömür boyu sürecek bir iktidara dönüştürmedi. Aksine, devletin kişilerle değil kurumlarla ayakta kalması gerektiğini savundu. “Egemenlik milletindir” sözü, bir slogan değil, kurucu bir ilkedir.
Irak’ta, Suriye’de ve İran’da ise iktidar çoğu zaman “kurtarıcı lider” figürü etrafında toplandı. Devlet, liderle özdeşleşti. Lider gittiğinde sistem çöktü; darbeler, iç savaşlar ve dış müdahaleler kaçınılmaz oldu. Çünkü orada kurumlar değil, kişiler vardı.
Türkiye’de ise tüm aksaklıklara, darbelerle kesintiye uğrayan dönemlere rağmen anayasa, meclis, seçim ve hukuk fikri varlığını sürdürdü. Demokrasi hiçbir zaman kusursuz işlemedi; ama tamamen ortadan da kalkmadı. Her krizden sonra yeniden sandığa dönme iradesi gösterildi. Bu, bölge için son derece istisnai bir durumdur.
Irak’ta uzun yıllar sandık hiç olmadı. Suriye’de seçimler göstermelik kaldı. İran’da ise halk oy verse bile asıl güç halkın seçmediği mercilerin elindedir. Yani yöneticiyi gerçekten değiştirme imkânı yoktur. Türkiye’nin farkı tam da burada ortaya çıkar: yönetimin meşruiyeti hâlâ halktan gelir.
Tek adam rejimlerinin ortak bedeli ağırdır. Eleştirilemeyen lider, hesap vermeyen iktidar, zamanla korku toplumunu, liyakatsizliği ve çürümeyi doğurur. Irak’ta Saddam Hüseyin’in kişisel iktidarı ülkeyi savaşlara sürükledi. Suriye’de yarım asırlık aile yönetimi ülkeyi iç savaşa mahkûm etti. İran’da mutlak dini otorite, toplumu ya suskunluğa ya da göçe zorladı.
Türkiye’de ise tüm baskılara rağmen hâlâ konuşan, tartışan ve itiraz eden bir toplum vardır. Bu durum çoğu zaman kaos gibi algılansa da aslında demokrasinin canlı olduğunun göstergesidir. Sessizlik düzen değil, baskının sonucudur.
Bugün asıl tehlike, bu kazanımların farkında olunmamasıdır. Seçim, meclis, ifade özgürlüğü ve hukuk fikri sıradan görülmekte, hatta gereksiz gibi sunulabilmektedir. Oysa komşu ülkelere bakmak, bu hakların yokluğunun ne anlama geldiğini açıkça gösterir. Bir cümle yüzünden hapse girenler, bir itiraz yüzünden kaybolanlar, bir düşünce nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalanlar bu coğrafyanın gerçeğidir.
Atatürk’ün mirası yalnızca anma günleri ve törenler değildir. Asıl miras, kul değil yurttaş olma bilincidir. Devleti kutsallaştırmadan, yöneticiyi eleştirebilme cesaretidir. Demokrasi bir lütuf değil, korunması gereken bir sorumluluktur.
Türkiye, Ortadoğu’da bütün eksiklerine rağmen bir istisnadır. Bu istisna kendiliğinden oluşmadı. Bir liderin öngörüsü, bir halkın fedakârlığı ve akla dayalı bir kurucu irade sayesinde mümkün oldu. Bugün yapılması gereken, bu mirası yüceltmekten çok anlamak ve sahip çıkmaktır.
Bize düşen görev Atatürk ve ilkelerine, demokrasiye, insan haklarına ,adalete, özgür birey olma hakkına sahip çıkmaktır.