Bir milleti millet yapan yalnızca aynı topraklarda yaşamak değildir. Ortak tarih, ortak acılar, ortak sevinçler ve en önemlisi ortak bir kader bilinci milleti millet yapan temel unsurlardır. Türk milleti, tarih boyunca bu kader bilincini en güçlü şekilde ortaya koymuş milletlerden biridir. Bu bilinç en açık biçimde de Türk Kurtuluş Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır.
Anadolu işgal altındayken milletin önünde iki yol vardı: Ya boyun eğmek ya da mücadele etmek. İşte o günlerde Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde Türk milleti tek bir söz etrafında birleşti: “Ya istiklal ya ölüm.” Bu söz yalnızca bir slogan değil, bir milletin karakterini anlatan tarihi bir karardı. Çünkü Türk milleti için özgürlük, yaşamın vazgeçilmez şartlarından biri olmuştur.
Kurtuluş Savaşı’nın en çarpıcı yönlerinden biri, millet olma bilincinin toplumun her kesiminde görülmesidir. Cephede savaşan askerler kadar cephe gerisinde çalışan kadınlar, yaşlılar ve gençler de bu mücadelenin parçası olmuştur. Kağnılarla cephane taşıyan kadınlar, tarlasını bırakıp cepheye koşan köylüler ve elindeki son lokmayı askerle paylaşan insanlar aynı ruhun temsilcileriydi.
Bu nedenle Kurtuluş Savaşı yalnızca askeri bir zafer değildir; aynı zamanda millet olma bilincinin en güçlü göstergelerinden biridir.
Bugün ise dünya bambaşka sorunlarla karşı karşıyadır. Özellikle savaşlar, milyonlarca insanın yerinden olmasına yol açmaktadır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Suriye İç Savaşı olmuştur. Yıllardır devam eden bu savaş, milyonlarca insanı evinden, şehrinden ve ülkesinden koparmıştır.
Bu süreçte Türkiye çok büyük bir insani sorumluluk üstlenmiştir. Milyonlarca Suriyeli, savaşın yıkımından kaçıp Türkiye’ye sığınmıştır. Türkiye hem tarihsel hem de insani değerleri gereği kapılarını açmış, barınma, eğitim ve sağlık gibi pek çok alanda destek sağlamıştır. Bu durum uluslararası toplum tarafından da zaman zaman takdir edilmiştir.
Ancak uzun yıllar devam eden bu durum toplum içinde çeşitli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ekonomik sorunlar, iş piyasasındaki rekabet, sosyal uyum problemleri ve güvenlik kaygıları zaman zaman gündeme gelmektedir. Bu tartışmaların sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için duygusal tepkilerden çok akılcı ve gerçekçi değerlendirmelere ihtiyaç vardır.
Bir toplumun ayakta kalabilmesi için ortak sorumluluk duygusu çok önemlidir. Tarih boyunca birçok ülke savaşlar ve krizler yaşamıştır. Bu krizler karşısında toplumların nasıl davrandığı, onların geleceğini belirleyen en önemli unsurlardan biri olmuştur.
Örneğin bölgedeki bir başka önemli ülke olan İran de yıllardır çeşitli siyasi ve ekonomik zorluklarla karşı karşıyadır. Buna rağmen toplum içinde ülke meselelerine karşı güçlü bir sahiplenme duygusunun varlığı dikkat çekmektedir. Pek çok toplumda görülen bu sahiplenme duygusu, devlet ve millet arasındaki bağın güçlü olmasının bir sonucudur.
Millet olma bilinci yalnızca savaş zamanlarında değil, barış zamanlarında da kendini gösterir. Vergi vermek, hukuka saygı göstermek, toplumsal düzeni korumak ve ülkenin geleceği için sorumluluk almak bu bilincin parçalarıdır.
Tarih bize şunu gösteriyor: Bir toplumun gücü yalnızca ordusundan veya ekonomisinden gelmez. Asıl güç, toplumun kendi içinde kurduğu güven ve dayanışma bağlarından gelir. Eğer insanlar birbirine güveniyorsa, aynı kaderi paylaştığını hissediyorsa o toplum güçlüdür.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu meselelerin başında da bu toplumsal uyum konusu gelmektedir. Uzun yıllar boyunca aynı ülkede yaşayan farklı toplulukların barış içinde yaşayabilmesi için karşılıklı sorumluluklar vardır.
Ev sahibi toplumun sabrı ve misafirperverliği kadar, misafir konumundaki insanların da yaşadıkları ülkenin kurallarına ve toplum yapısına saygı göstermesi gerekir. Toplumsal uyum ancak bu karşılıklı anlayışla mümkündür.
Aksi halde hem ev sahibi toplumda huzursuzluk artar hem de göçmen topluluklar içinde farklı sorunlar ortaya çıkar. Bu nedenle göç meselesi yalnızca insani bir konu değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve güvenlik boyutları olan karmaşık bir meseledir.
Türkiye’nin tarihine baktığımızda çok farklı milletlerden insanların bu topraklara sığındığını görürüz. Balkanlardan Kafkaslara kadar pek çok bölgeden insanlar Anadolu’ya gelmiş ve zamanla bu toplumun bir parçası olmuştur. Ancak bu süreçlerin başarılı olmasının en önemli nedeni ortak değerler etrafında bütünleşmenin sağlanabilmesidir.
Millet olmanın özü de tam olarak burada yatmaktadır. Ortak bir gelecek inşa etmek.
Türk milleti geçmişte çok zor dönemlerden geçmiştir. İşgaller, savaşlar, yoksulluk ve büyük kayıplar yaşamıştır. Buna rağmen her defasında ayağa kalkmayı başarmıştır. Çünkü bu milletin hafızasında bağımsızlık fikri çok güçlü bir yer tutar.
Bugün de yapılması gereken şey geçmişten alınan derslerle geleceği akılcı biçimde planlamaktır. Göç, güvenlik, ekonomi ve toplumsal uyum gibi konular sağduyuyla ele alınmalıdır. Ne aşırı tepkiler ne de sorunları görmezden gelen yaklaşımlar çözüm üretir.
Önemli olan, hukukun ve devlet kurumlarının bu meseleleri adil ve dengeli bir şekilde yönetmesidir.
Unutulmamalıdır ki güçlü devletler yalnızca askeri güçle değil, toplumsal düzen ve adaletle ayakta kalır. Eğer toplum içinde adalet duygusu güçlü ise insanlar devlete ve birbirine daha çok güvenir.
Türk milleti tarih boyunca özgürlüğüne düşkün bir millet olmuştur. Bu özellik Kurtuluş Savaşı’nda en açık biçimde görülmüştür. O günlerde ortaya çıkan dayanışma ruhu bugün de Türkiye’nin en büyük gücüdür.
Bu nedenle günümüzün karmaşık sorunlarını çözebilmek için geçmişin tecrübelerine bakmak gerekir. Çünkü tarih yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda geleceğe ışık tutar. İçeride farklı konuşulması kültürel bir zenginliktir. Biz Barış diyen bir milletiz .Savaşa hep karşıyız. Bunu yanlış anlayıp bizi mecbur bırakmasınlar .O zaman Türk Milletinin tek yumruk olduğunu görürler.
Millet olmanın anlamı da işte tam burada ortaya çıkar: Aynı toprağı paylaşan insanların ortak sorumluluk duygusuyla hareket etmesi. İçeride farklı konuşulması
Türkiye’nin geleceği ortak sorumluluk bilinciyle devam edecektir ebedî.