Garip Ölümler

Mustafa ÖZLÜK

Türkiye’den Almanya’ya çalışmaya giden bir işçi, yıllık izin zamanı geldiği hâlde izin kullanmak istemez. Yetkili kendisine, “İzin zamanın geldi, neden izne çıkmıyorsun?” diye sorar. İşçi, “Bu yıl izin kullanmayacağım. Gelecek yıl memlekete gideceğim. Para biriktirmem gerekiyor.” diye cevap verir. Yetkili birden ciddileşir: “İzin kullanmaktan vazgeçemezsin. Dinlenmezsen verimin düşer. İznini kullanmak zorundasın.” İşçi istemeyerek de olsa izne çıkar.

Bu küçük olay aslında iki farklı çalışma anlayışını anlatmaya yeter. Çalışanın dinlenmesi, yalnızca çalışanın kişisel tercihi olarak görülmez; iş sağlığının, iş güvenliğinin ve verimliliğin bir parçası kabul edilir. Çünkü insan bir makine değildir. Çalışmak kadar dinlenmeye, ailesiyle vakit geçirmeye, sosyal hayatını yaşamaya ve ruhen yenilenmeye de ihtiyacı vardır.

Peki, aynı olay Türkiye’de yaşansa ne olurdu? Büyük ihtimalle çalışanın sırtı sıvazlanır, “Aferin, çalışmaya devam et, para kazan.” denirdi. Verimin düşebileceği, yorgunluğun dikkatsizliğe ve dikkatsizliğin kazaya yol açabileceği çoğu zaman düşünülmezdi. Oysa sağlıklı çalışan, dinlenmiş çalışan ve güvenli ortamda çalışan daha verimli olur.

Başka bir örnek daha verelim. Bir yapımcı firma, fabrikadaki makinelerin ve elektrik trafolarının bakımını ve yenilenmesini planlıyor. İşin ne kadar sürede tamamlanacağı önceden belirleniyor ve taraflar sözleşme imzalıyor. Sürenin aşılması hâlinde ciddi bir bedel ödenmesi öngörülüyor. Alman firması, içeri giren çalışanların giriş-çıkış saatlerini kontrol ediyor. Çalışanlar sekiz saatten fazla çalıştırılmıyor. Sekiz saat dolduğunda adeta başlarına dikilip “Çalışma süreniz bitti, çıkabilirsiniz.” deniliyor.

Bizde böyle bir uygulama ne kadar yaygın?

Bizde çoğu zaman pazarlık, “İş ne kadar çabuk biterse o kadar iyi.” anlayışı üzerinden yapılır. Bir taraf işi bir an önce tamamlayıp fabrikayı çalıştırmak ister, diğer taraf da mümkün olduğunca hızlı çalışmaya zorlanır. Revizyonun, bakımın ve onarımın güvenli biçimde yapılması için gereken süre ikinci plana itilir. Oysa iş güvenliğinde acele, çoğu zaman kazanın en yakın arkadaşıdır.

Dünyada çalışma sürelerinin kısaltılması bir günde ortaya çıkmadı. İşçilerin, sendikaların, bilim insanlarının ve uluslararası kuruluşların uzun mücadeleleri sonucunda çalışma süreleri insan sağlığını koruyacak şekilde düzenlendi. Sekiz saatlik çalışma yalnızca bir uygulama değil, aynı zamanda bir hak ve kazanımdır. Buna rağmen ülkemizde hem işverenin hem çalışanın bu hakkın ve sorumluluğun bilincine yeterince varamadığı durumlarla karşılaşıyoruz.

Sonuç ise acıdır: İş kazaları, meslek hastalıkları ve ölümler…

Elektrik hattında çalışan bir insanın kullanması gereken özel ekipmanlar vardır. Elektrik kesme ve enerjiyi kontrol altına alma işlemleri yapılmadan çalışılmaması gerekir. Gerilim altında çalışma gerekiyorsa bunun da bilimsel ve teknik kuralları vardır. Ekip başının, iş güvenliği sorumlusunun ve çalışanın kendi görevini bilmesi şarttır. “Bana bir şey olmaz.” anlayışı ise insan hayatının en tehlikeli düşmanlarından biridir.

Çünkü “Bana bir şey olmaz.” diyen insanın arkasında onu bekleyen bir anne, baba, eş, çocuk veya kardeş vardır. Bir işçinin eve dönmemesi, yalnızca bir kişinin kaybı değildir; bir ailenin hayatının değişmesidir. Bir iş kazası birkaç satırlık haber olabilir ama geride kalanlar için ömür boyu süren bir acıdır.

Maden ocaklarında ve kömür ocaklarında yaşanan ölümler de bize aynı gerçeği gösteriyor. İnsanların geçimlerini sağlamak için tehlikeli işlere girmek zorunda kalmaları, tehlikenin normalleştirilmesini gerektirmez. Güvenli çalışma koşulları sağlanmıyorsa insan hayatının korunması her şeyin önünde tutulmalıdır. Ne yazık ki bazen babasının öldüğü madende oğlunun çalışmaya başladığını bile görüyoruz. Çünkü işsiz insan için iş bulmak bazen bayram gibi görülüyor. Sosyal güvenceye, düzenli gelire ve ekmeğe duyulan ihtiyaç, insanları büyük riskleri kabullenmeye itebiliyor.

Bir de emeğinin karşılığını alamayanlar var. Maaşını zamanında alamayan, kıdem tazminatını alamayan, ikramiyesi ödenmeyen insanlar var. Böyle bir ortamda çalışan insanın kendisini güvende ve huzurlu hissetmesi mümkün müdür?

Bir insanın emeğinden birkaç lira daha fazla kazanmak uğruna onun sağlığını, güvenliğini ve geleceğini hiçe saymak kabul edilemez. Çünkü patronun servetinin temelinde çalışanların alın teri vardır. İşverenin kazancı, çalışanın emeğinden bağımsız değildir.

Avrupa’da çalışan insanın haklarının korunmasına ilişkin örnekleri gördüğümüzde bazen şaşırıyoruz. “Şu kadar çalıştım, arkamdan paramı gönderdiler.” diye insanların sevinerek anlattıklarını duyuyoruz. Aslında şaşırmamız gereken onların haklarını alması değil, bizim hâlâ hak aramanın ve hakkını zamanında almanın olağanüstü bir durum gibi görülmesine alışmış olmamızdır.

Bunun adı uygarlıktır. Bunun adı hukuk devletidir. Bunun adı insanın değerini bilmektir.

İş kazalarından sonra hep aynı sözleri duyuyoruz: “İyi insandı.” “Çok çalışkandı.” “Ailesine bağlıydı.” “Herkes tarafından sevilirdi.” Peki, arkasından iyi konuşmak yetiyor mu? İnsanların hakkını yaşarken vermek, güvenliğini sağlamak, emeğine saygı göstermek daha önemli değil mi?

Bir insanın arkasından güzel konuşmak istiyorsak, önce onun yaşarken hakkını vermeliyiz. Çünkü insanın serveti yalnızca para değildir; vicdanı, itibarı ve geride bıraktığı güzel izlerdir. Bir günlük makam, bir günlük kazanç, bir günlük çıkar için insan hayatını tehlikeye atmanın bedeli vicdanda ömür boyu taşınır.

Bilim, deneyim ve insanlığın yüzyıllar boyunca elde ettiği olumlu birikim bize çalışma hayatında uyulması gereken kuralları göstermiştir. İş güvenliği kuralları boşuna konulmamıştır. Her kuralın arkasında yaşanmış bir kaza, kaybedilmiş bir hayat veya önlenmek istenen bir acı vardır.

Öyleyse önümüzde iki yol vardır: Ya kurallara uyacağız ya da gözyaşlarını seyredeceğiz.

Artık anaların, eşlerin ve çocukların gözleri yollarda kalmasın. İnsanlar sabah evlerinden işe giderken akşam sağlıklı biçimde evlerine döneceklerinden emin olsunlar. İşveren de çalışan da devlet de üzerine düşen sorumluluğu eksiksiz yerine getirsin.

Çalışmak bir görevdir; güvenli çalışmak ise bir haktır. Dinlenmek bir ihtiyaçtır; insan hayatını korumak herkesin sorumluluğudur.

İnsan hayatından daha değerli hiçbir üretim, hiçbir makine, hiçbir ihale ve hiçbir kazanç olamaz.

Kuralların amacı çalışmayı engellemek değil, insanı yaşatmaktır. Bilime, akla, deneyime ve insan hayatına değer verirsek iş kazalarını azaltabilir, hatta önlenebilir kazaların önüne büyük ölçüde geçebiliriz.

Artık “Garip ölümler” diyeceğimiz hiçbir ölüm yaşanmasın.

Ya kurallara uyacağız ya da gözyaşlarını durduramayacağız.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.