Milli mücadelenin ruhu korkma diyor. Bu ruh vatan ve millet için daima diri ve nöbette. Ulusal devletler İsrail için tehlikeymiş. Sen dünya için tehlikesin. Emperyalizmi biz dize getirmişiz. Mazlumlara örnek olmuş bir milletin evlatlarıyız. Bizimle fazla oynamayın.
İstiklal Marşı'nın konulan parayı almış olsaydı ihya olurdu. Ama millet için yazılandan para alınmaz diyerek, sırtında paltosu yokken bu parayı almadı. Paraya çok ihtiyacı olmasına rağmen almadı . Millet malına el uzatanların utanması gerekmez mi?
Mehmet Âkif Ersoy, Türk edebiyatının ve düşünce hayatının en nadide şahsiyetlerinden biridir. Onun yaşamı, şiiri, felsefesi, mücadele azmi, ahlaki duruşu ve yaşadığı zorluklar bir bütün olarak ele alındığında, yalnızca bir şairin değil, bir milletin ruhunu omuzlarında taşıyan bir öncünün hikâyesi ortaya çıkar. 1873 yılında İstanbul’un Fatih semtinde dünyaya gelen Âkif, küçük yaşlardan itibaren disiplinli bir eğitim içinde yetişmiş; babasından aldığı dini ilimlerin yanı sıra modern bilimlere de ilgi duymuştur. Baytar Mektebi’nden birincilikle mezun oluşu, onun çalışkanlığı ve zekâsının göstergelerindendir. Memuriyette Anadolu’nun pek çok köşesini dolaşarak halkın yoksulluğunu, sorunlarını, kültürel yapısını yakından tanımış; bu gözlemler Safahat’ın ruhuna derin izler bırakmıştır. Millî Mücadele yıllarında ise Anadolu’nun direniş ruhunu besleyen en önemli isimlerden biri olmuştur. Vaazları, konuşmaları ve halkı bilinçlendiren hitabeti sayesinde yalnızca bir şair değil, bir mücadele rehberi olarak da milletin gönlünde yer edinmiştir.
İstiklâl Marşı’nı hiçbir maddi karşılık beklemeden yazması, “Milletimin istiklal marşı para ile yazılamaz.” sözünde ifadesini bulan yüksek karakterinin en parlak örneğidir. Safahat adlı eseri, yedi kitaptan oluşan bir toplumsal ve ahlaki panoramadır. Bu eser yalnızca bir şiir kitabı değil, sosyal bir belge, kültürel bir hafıza ve ahlaki bir çağrıdır. Âkif’in şiirlerinde realizm, toplumsal eleştiri, derin bir manevi duyarlılık ve ahlakî bir idealizm hâkimdir. O, şiiri soyut bir sanat faaliyeti olarak değil, toplumu uyandıran bir araç olarak görmüş; bu nedenle “Sanat, toplum içindir.” anlayışını benimsemiştir. Dil kullanımında İstanbul Türkçesinin en duru örneklerini vererek hem sade hem etkili bir üslup oluşturmuştur. Safahat’taki şiirlerinde tembellik, yoksulluk, cehalet, ahlaksızlık ve taklitçilik gibi sosyal yaralar üzerinde ısrarla durmuş; Müslüman toplumların ancak çalışma, ilim, ahlak ve dayanışma ile yükselebileceğini savunmuştur. Felsefi olarak İslam’ın ahlaki esaslarını merkez almış, Kur’an’ın hayatın bütün alanlarına rehberlik eden bir kitap olduğunu vurgulamıştır. Batı medeniyetine bakışı ise keskin bir reddiyeden ibaret değildir; aksine, teknolojik gelişimin ve bilimsel düşüncenin örnek alınması, ancak bunun yapılırken milli ve manevi değerlerin korunması gerektiğini savunmuştur. Ona göre ilerlemenin yolu, kendi kimliğini unutmadan modernleşmekten geçer. “Âsım”da ideal gençliği, imanlı, çalışkan, üretken, ahlaklı ve vatanperver bir nesil olarak tasvir etmesi bu fikrî çizginin somut ifadesidir.
Âkif’in aile hayatı da karakterini yansıtan önemli bir boyuttur. Cemile, Feride, Emine, Tahire, Emin ve Tahsin isimlerinde altı çocuğu vardı. Ailesine karşı son derece ilgili, merhametli fakat disiplinli bir babaydı. Çocuklarının iyi bir eğitim almasına ve karakterli bireyler olarak yetişmesine büyük önem verirdi. Hayatı boyunca toplumda takdir edildiği kadar, dönem dönem büyük haksızlıklarla da karşılaşmıştır. Millî Mücadele döneminde halk tarafından büyük sevgi görmüş; ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasi atmosferin değişmesiyle fikirleri yanlış anlaşılmış ve bazı çevreler tarafından dışlanmıştır. İslam’a bağlılığı ve eleştirel düşünceleri kimi zaman “muhafazakârlık” ya da “irtica” ile özdeşleştirilmiş; bu sebeple devlet görevlerinden uzaklaştırılmış ve kültürel çalışmalarına gereken destek verilmemiştir. 1926’da kendi ifadesiyle “biraz nefes almak” için gittiği Mısır’da aslında siyasi atmosferin zorlamasıyla mecburi bir gurbet hayatı yaşadı. Kahire Üniversitesi’nde Türk dili dersleri verdi ancak burada da büyük bir yalnızlık ve vatan hasreti çekti. Sağlığı bozulmasına rağmen Türkiye’ye dönüşü uzun süre mümkün olmadı. 1936’da ağır hasta hâlde yurda döndüğünde sessiz ve yoksul bir hayat sürüyordu. Vefat ettiğinde ise resmî makamlar cenazesine gereken ilgiyi göstermemiş; üniversite gençleri onu omuzlarında taşıyarak bu büyük kahramana vefa borcunu ifa etmiştir.
Yaşadığı haksızlıklar arasında ekonomik sıkıntılar da önemli bir yer tutar. Ömrü boyunca rüşvet, çıkar ve menfaat ilişkilerine karşı olduğu için imkânsızlıklar içinde yaşamış, maddi sıkıntılarla boğuşmuştur. Buna rağmen hiçbir zaman karakterinden, doğruluğundan ve sabit ahlaki çizgisinden taviz vermemiştir. Bugün Mehmet Âkif Ersoy, yalnızca İstiklâl Marşı’nın şairi değil, bir ahlak, erdem ve mücadele sembolüdür. Onun şiirleri bir toplumun kendi kendini eleştirme, arınma ve yeniden dirilme çabasının sesi olarak değerlendirilebilir. Düşünceleri hem geçmişten bir miras hem de geleceğe uzanan bir rehber niteliği taşır. Âkif’in hayatı bize dürüstlüğün, çalışmanın, cesaretin ve adanmışlığın ne demek olduğunu öğretir. O, milletine yalnızca bir şiir değil, bir ideal bırakmıştır. Bugün onun felsefesi hâlâ diri, sözleri hâlâ öğüt vericidir. Mehmet Âkif, tarihin sinesinde yaşayan bir vicdan, bir hakikat savaşçısı ve bir milletin kalbine kazınmış bir kahramandır. Onu anlamak, aslında kendi toplumumuzu, değerlerimizi ve sorumluluklarımızı anlamaktır.
Çocuklarım korunması, her türlü tehlikeden, başta istismarın yaygınlaşmasından sokakta kadın ve çocukların ölmesinden toplumda ahlakım sorgulanması gerektiği net olarak ortadadır. Çocukların hayallerini sönmesi geleceğinin kararması toplumdaki çöküşü ve Karanlığa sürüklenmesini göstedir.
"Kanayan bir yere görsem aldırmamazlık edemem, aldırırım tüfek yerim kamcı yerim, Hakkı tutar kaldırırım".
Yanlış hayaller doğru sonuç doğurmaz. Senin hayal kurduğun ve göz koyduğun vatanın mutlaka sahibi vardır. Bu vatan sahipleri Kuvayi Milliyecilerin ruhunu taşıyorsa senin hayallerin hep boşta kalır.