Sen kimsin? Gözünde gözlük takılı mı? Orta Doğu’daki bütün ülkeleri nasıl aynı görebilirsin? Asırlar boyu devlet geleneği olan bir millet var burada. Mazlumlara örnek olarak Kurtuluş Savaşı’nı vererek özgür ve bağımsız bir devlet kuran Türkler var. Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk var. Demokrasi ve insan haklarını benimsemiş bir Türk milleti var. Senin başka kapılara bakman gerekiyor. Bu kapıdan sana ekmek çıkmaz.
Amerika Birleşik Devletleri bize daima kör baktı. Biz uygar ülkeler arasında yer alma ve yarışma çabası içindeyken, Fırat ve Dicle nehirlerini kontrol ederek bölgenin sadece üretici gücü olmamızı önerdiler. Modern dünyada güçlü bir yer edinmemizi istemediler. Oysa kültürde, gelenekte ve köklü geçmişte biz onlardan geri değiliz. Gücü elinde bulunduran kendini üstün görür; ancak güç geçicidir. Kalıcı olan özgürlük ve demokrasidir. Peki, bizim bilim ve teknoloji ile uğraşmamızdan neden rahatsız olunuyor?
Tom Barrack’ın Orta Doğu’ya dair yaptığı yorumlar zaman zaman yalnızca bir dış politika değerlendirmesi değil, aynı zamanda bir zihniyetin yansıması olarak okunur. Bu tür açıklamalar, bölge halklarının tarihini ve bağımsızlık mücadelelerini yeterince dikkate almayan bir bakış açısı içerir. Oysa Orta Doğu, sadece jeopolitik hesapların değil; milyonlarca insanın hayatının ve geleceğinin bulunduğu bir coğrafyadır. Bu nedenle dışarıdan yapılan değerlendirmelerin daha sorumlu ve saygılı olması gerekir.
Bir ülkenin kaderi üzerine konuşurken o toplumun iradesini yok sayan her yaklaşım tepki çeker. Çünkü bu bakış açısı, “nasıl yönetilmeli?” sorusunu o topluma bırakmak yerine dış müdahaleleri meşrulaştırır. Oysa tarih göstermiştir ki dışarıdan dayatılan modeller kalıcı huzur getirmez; aksine yeni sorunlar doğurur.
Bu noktada Türkiye’nin tecrübesi ayrı bir anlam taşır. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı, yalnızca bir askeri zafer değil, aynı zamanda bir irade beyanıdır: Bu topraklarda nasıl yaşayacağımıza biz karar veririz. Bu anlayış, Kuvayı Milliye ruhuyla şekillenmiş ve Cumhuriyetin ilanıyla kurumsallaşmıştır.
Bugün Türkiye’nin sahip olduğu demokratik yapı, tüm eksikliklerine rağmen, dışarıdan dayatılan değil, kendi tarihsel süreci içinde oluşmuş bir sistemdir. Bu yüzden herhangi bir yabancı liderin başka toplumlar hakkında hüküm verirken daha dikkatli olması beklenir. Çünkü bu tür açıklamalar sadece bir görüş değil, aynı zamanda güç ilişkisini de yansıtır.
Orta Doğu’daki sorunların temelinde çoğu zaman dış müdahaleler, yapay sınırlar ve yerel dinamiklerin göz ardı edilmesi vardır. Bu gerçek ortadayken bölge halklarını “yetersiz” ya da “hazır değil” gibi ifadelerle tanımlamak meseleyi basitleştirir. İnsanlar her yerde özgürlük, adalet ve onur ister. Bu değerler evrenseldir.
Türkiye açısından mesele daha nettir. Bu ülke bağımsızlığını masa başında değil, sahada kazanmıştır. Bu nedenle bağımsızlık yalnızca bir söylem değil, toplumsal hafızanın temelidir. Dışarıdan gelen üstenci yaklaşımlar bu hafızayla çeliştiği için doğal olarak tepki görür.
Ancak önemli olan dengeyi korumaktır. Tepki göstermek ile sağduyuyu kaybetmek arasında ince bir çizgi vardır. Eleştiriler sert olabilir; fakat temeli akıl ve gerçekler olmalıdır. Türkiye’nin gücü geçmişinden olduğu kadar bugünkü kurumsal yapısından ve toplumsal dayanışmasından gelir.
Bu nedenle en güçlü cevap, kendi değerlerini daha sağlam yaşatmaktır. Demokrasi, özgürlük ve bağımsızlık uygulamada güçlü olduğu sürece dışarıdan gelen hiçbir yorum belirleyici olamaz. Güçlü toplumlar eleştiriler karşısında savrulmaz, aksine kendini daha iyi ifade eder.
Sonuç olarak, Orta Doğu hakkında yapılan genelleyici yorumlar ne bölgenin gerçeklerini yansıtır ne de çözüm üretir. Türkiye gibi köklü bir geçmişe sahip bir ülke için bu tür açıklamalar, kendi duruşunu hatırlatma vesilesidir. Bu duruşun temelinde ise şu gerçek vardır: Bu topraklarda yaşayan insanlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptir ve bu hak hiçbir dış güç tarafından sorgulanamaz.