BİR PİRİNÇ TANESİ

Yılmaz SANDIKÇI

Geçen hafta Polonya’daydım. Batı sınırındaki komşusu savaşta… Yurda döndüm, batı komşumuz da savaşta. Güneyimizdeki alçak soykırım vahşeti devam ediyor hala.
*
Dünyanın haline bakın… Birileri savaşla şehirleri yok ederken, birileri 30 Mart’ta “sıfır atık” konuşmakta.
*
Bir yanda tek kullanımlık plastikleri sınırlayıp dünyayı daha yaşanır hale getirmeye çalışanlar… Diğer yanda koca koca şehirleri yaşanamaz hale getirenler.
*
İsrafı, tasarrufu konuşanlar insan. Ya insanı israf edenler?
Bir pirinç tanesi kadar değer verilmeyenler insanlar.
*
Gün geçmiyor ki insanlığa yakışmaz haller yaşanmasın. Bunları gördükçe, bizim türümüze “insan” demek zor geliyor bana. “Beşer” demek daha doğru sanki… Hani şu “insan beşer, bazen şaşar bazen düşer” sözündeki gibi.
*
Bazıları o kadar şaşmış ki insanlığı israf edecek kadar gözü dönmüş…
Bazıları ise, açlık çekenler varken tokluk içinde israf-tasarruf edebiyatı yapacak kadar düşmüş.
*
Bir yanda açgözlülük yüzünden yurdundan sürülenler…Diğer yanda yurdundan kaçmak için ölümü göze alıp yollara düşenler…
*
Düşmanca planların sonuçları bunlar. Ama kim düşman? Kime düşman? Niçin düşman?
*
Öyle durumlar var ki akıl almıyor. Beşer, kendi hatasının bedelini başkasına kesiyor. Kendi kusurunu görmek yerine başkalarını suçlayarak rahatlıyor… Ve bu rahatlama hatırına yeni düşmanlıklar üretiyor.
*
Bu bir hastalıktır. Hasta bireyler nasıl davranıyorsa, hasta toplumlar da öyle davranır. Hastalığını gizlemez… Yayar. Yanındakini, yakınındakini, gücü yeterse başka milletleri de kendi seviyesine çekmeye çalışır. Yani, hastalığını ihraç eder.
*
Düşünme ve sorgulama becerisi gelişmeyen toplumlarda bu hastalık nesilden nesle geçer. Normalleşir. Fark edilmez. Teşhis gecikir… Tedavi zorlaşır. İşte tam bu noktada tarih devreye girer; Tarihi masal gibi dinleyenler aynı hataları tekrar eder.
Tarihi bilim olarak anlayanlar ise sebep–sonuç ilişkisini görür… Çözüm üretir.
*
Ama sorun da burada başlar; anlayanlarla aldananlar karşı karşıya gelir. Zamanla aldananların algısı, anlayanların aklını bastırır… Ve düşmanlık söylemleri siyasetin omurgası halini alır.
*
Bölgemizde yaşanan vahşet artık “insana yakışmaz” seviyeyi çoktan aştı.
Peki, zalim nasıl bu kadar vahşileşti? Mazlum niçin bu kadar çaresizleşti?
*
Cevap basit ama ağır: Bir toplumun zalim mi yoksa mazlum mu olacağı, başına gelenlere verdiği tepkiye bağlıdır. Zamanında tedbir almak yerine, iş işten geçince tepki veren toplumlar mazlumlaşır.
*
Üstelik tepki verirken de suçu doğru yerde aramaz. Başkalarını suçlar.
Düşmanı suçlar. Kaderi suçlar. Rahatlar. Ama o rahatlık, rehavettir. Ve rehavet, çözüm değil çöküş getirir.
*
Sorgulama becerisini kaybeden toplumlar, gerçeği aramak yerine komplo teorilerine sarılır.
Bütün resmi görmek yerine, cımbızlayarak işine gelen parçayı konuşur.
Kendi tarihini öğrenmek yerine düşman yalanlarını tarih diye anlatanları dinler.
Hain ile kahramanı ayırt edemez hale gelir.
*
Dini ise manasıyla yaşamak yerine, görüntüsüyle taklit eder.
Böylece din; anlam olmaktan çıkar, önce şekle sonra tılsıma dönüşür.
Bunu fark etmeyenler, görüntüsüne bakarak hurafeyi rivayeti bi’datı din diye anlatanları din adamı filan zanneder.
*
Oysa Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın uyarısı açıktır: “Zannın çoğu günahtır.” “Zan ile hareket etmeyin”… Ama akıl yerine algıyla hareket edenler, zanna kapılır… Ve yaşadıkları, yönettikleri toplumlarını av haline getirir.
*
Gerçeği arayanlar şunu bilir: Düşman, düşmanlık etmek için vardır. Düşman aldatır. Düşmanı düşmanlık etti diye suçlamak ahmaklıktır!
Akıl sahibi olan şunu sorar: “Düşman bize düşmanlık edecek cesareti bizim hangi hatamızdan aldı?”
*
Bu soruyu sormayan toplum, aynı tuzağa tekrar düşer. Birileri çocuklarına gelecek için teknoloji üretecek seviyede düşünmeyi öğretirken… Birileri sadece ezberi ve tekrar etmeyi öğretir. En değerli şey, tedbir almak için hazır bekleyen zaman, israf edilir:
*
Bu toplumlar “silkin ve kendine gel” sözünü bile anlamaz, miskin miskin, pasif-agresif bir ruh halini sürdürmeyi yaşamak zanneder. Şikâyet eder ama çözüm üretmezler.
*
Gelenekçilik zannettiği şeyin çoğu zaman gericilik olduğunu fark etmezler, kaderi bile yanlış anlar bunlar. Bu yüzden zulme razı olmayı bile din zannederler. Çünkü dinin manasını anlamadıkları gibi “sabır” sözcüğünü de doğru anlamamıştırlar.
*
Sonra başa bela gelince düşmana veryansın ederler. Ama değişen hiçbir şey olmaz. Olmaz çünkü “pirincin içindeki beyaz taştan korkmak gerekir” deyimini bilirler ama yaşama uygulamazlar.
*
Oysa düşmanı dışarıda arama; kendi toplumunda seni düşünmekten, sorgulamaktan alı koyanlardan, dinin ahlak boyutunu unutturup, şekil ve tılsımmış gibi anlatanlardan daha büyük düşman olur mu sana? Gel sen de cevap ara böyle sorulara…
*
Hatta şu yaşanan ahlak ve akıl dışı, insan onuruna yakışmayan durumlara bakınca, dünyayı insan yönetseydi böyle olur muydu acaba? diye sorasım geliyor. Yoksa insan kılığında göründüğü halde, insan olmayanlar, yani çocuklara hallenip, insan eti yiyenler ya da soyu tükenmiş dedikleri neandertaller mi hakim oldu dünyaya?
*
Sonuçlar üzerinden tartışmak yerine sebepleri ortaya çıkarmaya ve sorunları analiz edecek seviyede düşünmeye çalışanlara selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.