CUMHURİYET KİMİN KİMSESİ?

Yılmaz SANDIKÇI

Cumhuriyetimizin 103. yılını kutluyoruz. Bayraklarımızı asacağız, marşlarımızı söyleyecek, kurucularımızı minnet ve rahmetle anacağız.

Peki, bayramdan sonraki sabah ne olacak? Maaşı yetmediği için çocuklarına mahcup olan babanın, hakkını ararken mücrimler karşısında yalnız kalan vatandaşın, emeğinin karşılığını alamayan işçinin, ürünü tarlada kalan çiftçinin, ömrünün sonbaharında geçim derdi çeken emeklinin, tanıdık bulamadığı için mülakatta elenen başarılı gencin, para bulamadığı için eğitimini yarıda bırakan öğrencinin Cumhuriyeti yanında bulabilmesi için ne yapacağız?

Yıllar önce “Cumhuriyet Kimsesiz mi?” başlıklı yazımda, devlet makamlarına birilerinin adamlarının değil, ehliyet ve liyakat sahibi milletin adamlarının gelmesi gerektiğini yazmıştım, aklıselim düşünen her vatandaş gibi. Bugün aynı soruyu başka tarafından soruyorum: Cumhuriyet kimin kimsesi oldu?

Bir işe girmek, hakkını almak, sesini duyurmak için devlette itibarlı(!) birilerini tanımak gerekiyorsa, “devletin kimsesizlerin kimsesi olma” idealini nasıl yaşatacağız? Eski Türkiye’de şikayetçi olduğumuz gibi, devlet kapısında yurttaşın bilgisi, emeği, hakkı yerine referansı soruluyorsa, Cumhuriyetin hangi değerini korumuş olacağız? Yeni Türkiye’nin nesini konuşacağız?

Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olmasıdır. Bu, milletin seçimlerde oy verdikten sonra, seçtiği yöneticilere soru sorabilmesi, gördüğü yanlışı korkmadan söyleyebilmesi, yetkilileri uyarabilmesi ve gereken durumlarda tedbir alınmasını isteyebilmesi gibi haklarını kullanabilmesini de gerektirir. Bunun adına demokrasi denir. Demokrasi “seçenlerin hesap sorma hakkını”, “seçilenlerin de hesap verme sorumluluğunu” güvence altına alan bir yönetim biçimidir.

Ancak milletin egemenliğini, Allah’ın egemenliği ile yarıştıracak kadar akıldan ve izandan yoksun olanlara da doğru anlatılması gerekir. Yaratılmışın egemenliğini yaratanın egemenliği ile karıştıranların zihinleri de temizlenmelidir. Camilerde bağış olarak toplanan paraların, kar elde etmek için veya şahsi çıkarlar için değil, muhtaç olanlara ulaştırılması gerektiğini unutanlara da hatırlatmak gereklidir.

Devleti yönetenin görevi, kendisini destekleyenlere ayrıcalık sağlamak değil, ülkenin kaynaklarının kendisine oy veren vermeyen her yurttaşa “dinimiz İslam’ın emrettiği şekilde adaletle” paylaştırılmasını sağlayacak düzeni kurmak ve korumak olmalıdır…

Devletin kurumları, Eski Türkiye’de yapılan yanlışları düzeltmek için gelenlerin, aynı yanlışları Yeni Türkiye’de tekrar etme haklarının olmadığını göstermelidir.

Bunu sağlayabilen cumhuriyet ve demokrasi nimetini hak edebilmek için ve devleti kimsesizlerin kimsesi yapabilmek için, devlet makamına atanmasını liyakati ile değil de ilahî lütufla açıklayan kişilere “Allah hak etmeyen, liyakatsiz bir kişiye neyi, niye lütfetsin?” sorusunu sorabilmek gerekir. Cevap çok önemlidir zira bunların “Allah” algısında adalet yerine torpil, adam kayırma çıkabilir… Öyle bir durum varsa, Allah korusun, o tiplerin vicdanlarından iman da kolayca çıkabilir, hatta çıkmış bile olabilir. Kim bilir?

Bu durumda din, iman konuları sadece görüntüde kalmış, şekilde bir gösterişe dönüşmüş olabilir. Dinî görüntü ve söylem ile gösteriş ile milletin aldatılmasını engellemek de yine devletin görevleri arasındadır. Bu aldatmanın, dinî değerleri kullanarak yapılmasını engelleme yönteminin adı laikliktir.

Laiklik birilerinin dediği gibi, dinsizlik değildir. Laiklik birilerinin uyguladığı gibi de dinsizlik değildir. Devlet makamlarına yapılan atamalarda “alnı secdeye değen adamdan zarar gelmez” söylemini esas alanların 15 Temmuz ihanetindeki rolünü unutmamak gerekir. Bu tecrübeden sonra, atamalarda dinî görünüşün liyakat ve denetimin yerine konulamayacağı dersinin alınmış olması gerekir. Birilerinin inanıyor görünmesi, hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?

Devlette bir makam kendisine emanet edilen kişi, o makamın imkânlarını kendi çevresine dağıtıyorsa milletin emanetine ne kadar sadıktır? Emanete ihanet eden kişinin görüntüsü, camiden veya Kabe’den gönderdiği resimlerin değeri nedir?

Bir de yurttaş olarak kendimize bakalım. Görüntüye, söylentiye mi aldanacağız yoksa işin aslını mı arayacağız? Başkası yaptığında kızdığımız kayırmacılığı, kendi çocuğumuz için isteyenlerden miyiz? Haksızlığa uğrayınca adalet ararken, haksız kazanç önümüze gelince susuyorsak nasıl bir iman içindeyiz?

Şekilde Müslüman gibi görünmek kolay da, manada mümin olmak için ne kadar çalışıyoruz? Bizim taraftan olanın yanlışını savunup karşı taraftakinin doğrusunu bile reddederken hangi İslam esasına dayanıyoruz, hangi Müslüman ahlakını temsil ediyoruz? Aslında kime hizmet ediyoruz?

Demokrasi yerine şeriat isteriz derken, adalet isteriz demeyenlerin aslında kime hizmet ettiğini düşünüyoruz? Kendi iktidarını güçlendirmek için Allah adına hükümler uydurup, şeriat diye uygulayanların akıbeti ne olmuş, hiç mi düşünmüyoruz?

Cumhuriyet, Allah’ın verdiği aklı kendi hür vicdanı ile kullanan, hakkını aramayı bilen, başkasının hakkını da gözetebilen ve algı ile aldanmak yerine aklı ile işin aslını arayan insanlarla güçlenir. İnsan olmak, tanımadığın başka insanların da haklarını korumak gerektiği bilincine ulaşmak demektir.

Yandaşlık etmeyi marifet, sorgulamayı saygısızlık, itirazı düşmanlık sayan bir anlayışla böyle bilinçli insanlar yetiştirebilir miyiz?

Devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak da bu bilincin içindedir. Ancak bu bilinç anıt ile put arasındaki farkı anlayacak seviyede düşünmeyi gerektirir: Atatürk bir kişi değildir artık. O, aydınlanma ilhamıdır, akılcı düşünmedir, özgürlük ve bağımsızlık sembolüdür. Onu sevmeyenler Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanımayan, sınırlarını değiştirmek, hatta bölmek isteyenler ile onlara aldananlardan başka kimdir?

Haa bir de sahte Atatürkçüler ve sözde Kemalistler vardır. Onlara karşı da uyanık olmak gerekir. Cumhuriyetin Yüzüncü yılında bile Onuncu Yıl Marşı ile kutlama yapmakla yetinirler. Bunca yılda millete işin aslını anlatmak yerine, kendi siyasî polemiklerinde boğulurlar… Bunlara aldanmamak da o bilincin içindedir.

Bu konularda yeterince düşünmeyi değil de ezberi öğreten bir eğitim sistemi, Cumhuriyet için ne tür bir nesil yetiştirecektir? Bilim ile ilim arasındaki farkı anlamadan, malumattan bilgi çıkarmayı öğrenmeden diploma alanlar, elindeki nimetin kıymetini nasıl bilecektir? Yoksa gücü elinde tutan otorite odakları için yandaş “biroy” olarak mı gelip geçecektir?

Hatırlar mısınız, 2017 yılında yapılan referandumun ardından, devletimizin en üst makamında bulunan Cumhurbaşkanı’na, ‘Başkan’ demek için, ‘Cumhur’u söylemden çıkaranlar, siyasal ittifaklarına ‘Cumhur İttifakı’ adını vermişlerdi?”

Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, liyakat, adalet, emanet, din vicdan, ahlak kavramlarını doğru anlayıp, doğru uygulayacak bir nesil yetiştirmek için çocuklarımıza “birey” kalitesinde vatandaş olarak yaşama bilinci vermek gerekiyor bence. İyi de nereden başlamalı?

Cumhuriyete sahip çıkmak, devletin kapısında kimseyi “kimin adamısın?” sorusuna mahkûm etmemektir. Tanıdığı olmayanın da hakkını alabildiği, çalışanın emeğiyle ilerleyebildiği, yurttaşın kendini sahipsiz hissetmediği bir ülke için çalışmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ü, Millî Mücadele’nin bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve rahmetle anıyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Selam ve dua kuranlara, emek verenlere ve emaneti hakkıyla yaşatanlara…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.