İMAN AHLAK VE SİYASET

Yılmaz SANDIKÇI

İman, kişinin iddiasıdır. Ahlak, kişinin bu iddiasını ispatlamasıdır.
*
Kişi “inanıyorum” dediği anda aslında büyük bir söz söylemiş olur. Çünkü iman, sadece dil ile kurulan bir cümle değil; akıl, kalp, vicdan ve davranış bütünlüğü isteyen büyük bir iddiadır.
*
Kişinin neye inandığını anlamak için söylediklerine bakmak yetmez;
güçlüyken nasıl, zayıfken nasıl davrandığına,
güçlüye karşı nasıl, zayıfa karşı nasıl davrandığına,
menfaati olduğunda nasıl, menfaati zarar gördüğünde nasıl davrandığına da bakmak gerekir.
*
Çünkü kişinin gerçek kimliği, güç ve menfaat karşısında ortaya çıkar.
*
Adalet gerektiğinde susan, kul hakkı karşısında gevşeyen, yalanı ve hileyi marifet gören, emanete ihanet eden, kibri gurur zanneden, öfkeyi hak sanan, kini ve küslüğü sürdüren, verdiği sözü unutan bir vicdan taşıyan kişinin, imanını anlatırken yeniden düşünmesi gerekir. Zira imana ilişkin sözleri ahlak ile davranışlarına yansıtmayan kişinin, iman da sözde kalmış demektir.
*
Namaz kılmak, oruç tutmak, dua etmek, kutsal kelimeleri sıkça kullanmak elbette değerlidir. Ancak bütün bunlar insanı daha adil, daha merhametli, daha dürüst, daha ölçülü, daha vicdanlı yapmıyorsa ortada ciddi bir eksiklik var demektir.
*
Büyükler ne der; dua, ilacın yaptığını yapmaz. İlacın yeri başka duanın yeri başkadır. Dua çabanın yerini almaz, duanın yeri başka çabanın yeri başkadır. Birbirine karıştırmamak gerekir.
*
Çünkü ibadet, kişiyi insanlaştırmıyorsa; ahlakı güzelleştirmiyorsa, kul hakkı karşısında titretmiyorsa, yetimin, yoksulun, mazlumun, zayıfın, komşunun, çalışanın, müşterinin, ortağın hakkını korumayı öğretmiyorsa orada şekil vardır ama mana zayıftır.
*
İmanın dili vardır ama sesi ahlak olmuyorsa, boşunadır.
*
Bir insanın imanı; öfkesinde, ticaretinde, dostluğunda, mevki ve makam ile imtihanında, para ile ilişkisinde, zayıfa karşı tavrında görünür.
Güçsüzken iyi olmak kolaydır.
Asıl mesele, güçlüyken de iyiliği korumaktır.
Elinde güç varken, menfaatine olmayan durumlarda bile adil kalabilmektir.
Yoksulken kanaatkâr görünmek kolaydır.
Asıl mesele, zenginleşince de kanaatkâr durabilmektir.
Haksızlığa uğrayınca adalet istemek kolaydır.
Asıl mesele, güçlü olduğunda başkasına haksızlık etmemektir.
*
İşte ahlak, tam da burada imanına şahitlik edecektir.
*
Bugün belki de en büyük problemimiz inançsızlık değil, inandığını söylediği değerleri hayatına taşımayan kişilerdir. Dilimizde iman var ama davranışlarımızda bazen menfaat, bazen kibir ve hırs öndedir. Bunlar, hak etmediği makamı ve maaşı, hak edenin elinden almayı marifet zannedecek kadar hırsın kölesidir.
*
Belki de burada daha derin bir meseleye bakmamız gerekir; Müslümanlara vicdan azabını öğretmek yerine kabir azabını anlatanlar, ödülü de cezayı da bütünüyle ölümden sonraya bırakanlar acaba kimin hizmetindedir? Vicdan azabını bilmeden, merhameti öğrenmeden, bildiklerini ve öğrendiklerini yaşamına uygulamadan yani mahlukat veya beşer seviyesinden insan olma seviyesine yükselmeden Müslüman olunacağını zannetmek abesle iştigaldir.
*
Gerçek Müslüman olma çabasındaki kişi, bir toplumda merhamet ihtiyacı duyuluyorsa orada adaletin olmadığını fark etmelidir. Zira adaletin olduğu toplumlarda hakkaniyet işler, hakka riayet edilir. Böyle toplumlarda merhamete gerek bile duyulmaz. Mümin kişi olma seviyesine yükselmek isteyen kişi bunları anlayacak seviyede düşünmelidir.
*
Kişinin bu dünyada yaşarken vicdanını uyandırmadan ahlak inşa edilebilir mi? Kul hakkını yarına bırakan, adaleti mahşere havale eden, haksızlık karşısında “öbür dünyada hesabı sorulur” diyerek bugünkü sorumluluğunu erteleyen bir anlayış, kişinin ahlaklını ne kadar geliştirir?
*
Kabir azabını anlatıp vicdan azabını unutturanlar, acaba Müslümanların bu hayatta vicdan körlüğüne düşmesine bilerek mi sebep oluyorlar, bilmeden mi?
*
Bu soruyu sormak zorundayız: Böyle yapanlar akılsız mı, imansız mı, ahlaksız mı? Belki de mesele tam burada düğümleniyor. Çünkü kişinin ahlak seviyesi, aklını kullanma seviyesiyle doğrudan bağlantılı oluyor. Zekâ başka şeydir, akıl başka şeydir. Bu yüzden ne kadar zeki olursa olsun, aklını kullanma seviyesi düşük olan kişinin zekâsı da düşük ve kötü işlere hizmet ediyor.
*
Zekâ, aklın ve ahlakın emrine girerse hikmete dönüşür. Ama zekâ, nefsin, hırsın, kibrin ve menfaatin emrine girerse hileye ve yalana dönüşür. İşte bugün ihtiyacımız olan şey zeki kişilerden ziyade, aklını vicdanı ile kullanırken, ahlakını imanına şahit edebilen kişilerdir.
*
Aksi halde ayıbı ile gurur duyan utanmazlar, toplumu da siyaseti de ele geçirecektir.
*
Bir Müslüman görüldüğü yerde, insanlar “bundan zarar gelmez” diyebilmelidir. Onun elinden, dilinden, ticaretinden, kararından emin olabilmelidir. Bunu başarabilen Müslüman mümin olmuş demektir. Mümin olmak da ibadet-i mersume ile gösteriş yaparak değil, imanını ahlakına yansıtarak başarılır.
*
Sen de kendine sor, bu dünyanın hesabını ölümden sonrasına bırakarak bu dünyadaki sorumluluğumu unutuyor muyum? Diye…
*
İman, sadece ölünce hesap vermeye inanmak değildir, iman yaşarken hesap verebilir olmaktır. Ve iman ölümden sonraki yaşama bu dünyadan hesap taşımamaktır… Böyle insanların çoğaldığı toplumlar da siyaset de hukuk da temiz ve güvenilir olacaktır.
*
Gösteriş için değil güvenilir olmak için çalışanlar selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.