Yeni CBAM belgelendirme işlemi ile üretimde karbonunu ölçmeyenin AB’ye ihracatta boyunun ölçüsünü alacaklar. 1 Ocak 2026’dan itibaren AB ülkelerine ihracatta, sınırda karbon vergisi uygulaması başladı. Erteleme veya gevşeme olur mu, zaman gösterir ama bu bir çevre hassasiyetinden ziyade hazırlıksız yakalanan sanayiciyi Avrupa pazarının dışına iten yeni bir eleme sistemi olacak.
Konu bir çevre meselesinden ziyade AB’ye ihracat yapan firmalar için fiyat rekabeti ve sipariş kaybı meselesine dönebilir.
Avrupa Birliği, 1 Ocak 2026 itibarıyla sınırda karbon vergisini fiilen uygulamaya aldı.
Adına CBAM diyorlar; “Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması” ama siz buna şimdiden “yeni nesil ihracat filtresi” diyebilirsiniz.
2023–2025 arası geçiş dönemiydi. “Karbonunu raporla” dediler. Birçok firma dosya hazırladı, tablo doldurdu. 2026 başında soru değişti; karbonunu ölçüyor musun? Veriyi doğrulatabiliyor musun? Karbonunu azaltıyor musun? Eğer cevaplar “evet” değilse ve belgelenmemişse ihracat sırasında, sınırda karşılaşacağın “hayır” durumları sizi bekliyor. CBAM sertifikasını ibraz edemeyen ihracatçı ek maliyetlere katlanmak zorunda kalacak demektir. Yani “biz rapor verdiydik” devri bitiyor.
ihracatçının bu gibi durumlarda düştüğü en yaygın hata “bizi çok etkilemez” düşüncesi. Ama demir–çelik, çimento, alüminyum, gübre gibi sektörlerde üretim yapıp da “CBAM bizi etkilemez” diyorsanız ya kendinizi kandırıyorsunuz ya da kandırılıyorsunuz.
Türkiye’nin karbon yoğunluğu dünyada en kötü seviyede değil ama sorunumuz başka; AB’ye bağımlı ihracat zafiyetimiz. İhracatımızın yaklaşık %40’ı Avrupa’ya gidiyor. Bir pazara bu kadar bağımlıysan, kuralları sen koymazsın. Koyulan kurallara uymak zorundasın. Uymazsan, elenirsin ihracat pazarını kaybedersin.
Hatırlar mısınız, bir zamanlar ISO-9000 veya ISO-9001 olarak bilinen Kalite Yönetim Sistem belgelendirmesi AB’ye ihracat yapan firmalara zorunlu tutulmuştu. Dünyada serbest ticaret isteyen ülkelerin, kendi ekonomilerini, vatandaşlarını ve sanayicilerini korumak için çıkardığı tarife dışı bir engel gibi uygulandı.
Bir de CE işareti veya “CE belgesi” vardı, AB’nin sağlık, güvenlik ve çevre koruma mevzuatına uygun olduğunu gösteren “işareti” olmayan firmaların ürünleri ihracatta engellenmişti.
Engel mi engel! İşe yaradı mı yaradı. Özellikle Çin malı kanserojen oyuncaklar bu sayede engellendi, elektronik başta olmak üzere birçok üründe kalite standardı ve bilinci yükseldi.
Hala bu belgeleri uyduruktan kullananlar var mı var, ayrı mesele. Sonuca bakınca ne görüyorsunuz, kim kazandı?
CBAM belgelendirmesi de onlar gibi bir şey işte. Bu işin de uyduğunu çıkarırlar mı bilemiyorum ama kim uygular kim uygulamaz bunları tartışmanın bizi aştığını biliyorum. AB pazarında yerini korumak isteyen, sanayici ihracatçı zamanı varken tedbirini alsın diliyorum.
Çünkü almadığınız tedbirin faturasını, verdiğiniz tepki ile ödeyemezsiniz.
Henüz vakit varken, zamanında karbonunu ölçmeyen sanayici: Yarın fiyat tutturamaz. Ertesi gün sipariş kaybeder. Sonra “piyasa daraldı, kriz var” der. Piyasa daralmıyor diyemem, kriz yok diyemem ama bunların etkisini azaltmak bizim elimizde; zamanında tedbir almamıza bağlı. Kapı sessizce kapanıyor. Artık rapor ile yetinmeyecekler, dönüşüm için baskı yapacaklar.
Bu da şunları zorunlu kılıyor: Ürün bazlı karbon ayak izi. Dijital ve izlenebilir veri. Enerji verimliliğine yatırım. Yenilenebilir enerji kullanımı. Karbonu azaltacak proses iyileştirmeleri.
Bunları yapmadan “bekleyelim görelim” diyen sanayici, sınırda faturayı görünce uyanır, ama uyanması işe yarar mı? O faturadaki ek maliyetler sizi ihracat pazarındaki rekabette oyun dışına itebilir.
CBAM bir tehdit mi? Evet. Gerçekler ortada, kısa vadede maliyetiniz artıracak bir ölçme, değerlendirme ve belgelendirme süreci yaşanacak ancak bu yeni uygulamaya uyum sağlamayanlar ileride daha da zorlanacak. Uyum sağlayanlar hem pazarda kalıcı olacak hem de yeşil finansmana erişim olanacağı bulacak. Üretim sürecinde karbon emisyonunu düşürecek şekilde yenileşmeyi başaranlar rekabet avantajı kazanacaklar.
CBAM’ı bir engel gibi görmek mümkün ama aslında yeni bir eleme, seçme mekanizması. Yukarıda zikrettiklerimle birlikte bunların hepsi aslında kaliteyi belirleyen standartlaşma adımlarıdır. Ürün kalitesi yanında çevre kalitesi ve sağlıklı yaşam kalitesini de artırmayı hedefler ancak burnunun ucundan daha ilerisini göremeyen, soyu tükenmiş neandertal benzeri alt beyin ile düşünen, kalite bilinci gelişmemiş beşere angarya gibi gelebilir.
Ha, bu arada ABD niye katılmıyor böyle uygulamalara? diye sorma hakkımız da var elbette. Ama gerçekçi olup hakkın, adaletten değil de güçten geldiğini anlarsak; ya AB’ye ihracata devam etme yolları bulacağız ya da müşterimizi rakiplere kaptıracağız ikilemi arasında bir karar vermek zorunda olduğumuzu görürüz.
Kavga edecek güce ulaşıncaya kadar daha çok çalışmalı daha çok ihracat yapmalı, daha çok döviz kazanmalı değil miyiz? Bu arada gücümüzü, adaletten yana kullanma bilincine ulaşacak kalitede insan olma seviyesine çıkmaya çalışmalıyız. Değil mi?
Herkes görüş kapasitesine göre yaşar, kimisinin görüşü açıktır, geniştir, kimisi ileri görüşlüdür… Kimisi de bakar ama kördür.
Sonuçta bu tür uygulamalar birden ortaya çıkmıyor, yıllarca süren hazırlık aşamalarından geçiyor. Medyada yer aldı, KTO da İpek Yolu Dergisinde yazdı. Uyarıları dikkate almayanlar, zamanında tedbir almayanlar eleniyor, elenince tepki vermek de işe yaramıyor. Zamanında tedbir alanlara selam ve dua ile.