Geçen hafta karakışın ortasında gittiğim Rusya’da, yıllardır hasretini çektiğim “dizime kadar karda yürümenin” keyfini yaşadım. Ruslar kardan, soğuktan şikayetçi “Türkiye sıcak, güzel; siz çok şanslısınız diyorlar” bizi kıskanıyorlar ama “yaz sıcağının güzelliğinden keyf alabilmek için kışın karını, buzunu, soğuğunu çekmeyi biz de isteriz” diye cevap veriyorum, keşke eskisi gibi olsa…
*
Her taraf göl ve nehir olunca, yazın susuzluk çekmenin ne olduğunu bilmiyorlar; bazı yerlerde adam boyunu aşan karın, dondurucu soğuğun ve buzun yazın suya dönüşmesine o kadar alışkınlar ki, o bolluk içinde neredeyse suyun kıymetini bilmez olmuşlar.
*
Böyle bir kar keyfini en son 2015 yılı kışında Meksika’dan döndüğümde yaşamıştım. Öyle ki 20 dereceyi aşan bahar havasından gelip, birden bire kara gömülünce çok güzel bir şoklama olmuştu. Çocuklarım Bilgehan ve İrem Nur ile ilk defa “karda yüzmenin” türlü türlü “kardan adam” ve “kardan hayvan” yapmanın tadına varmıştık. Hatta Bilgehan üzerinde peribacaları olan bir küre bile yapmıştı.
*
Özlüyorum o günleri, en çok da çocukluğumdaki kışları özlüyorum. Hele de, sanırım 1979 kışıydı, Karaman Ayrancı’da okula diye çıktık, mahallenin çocukları ile birlikte. Bir buçuk kilometre kadar yürüyeceğiz o karda… Koca Yol dediğimiz anayola ulaştığımızda karın dizimizi aşması sorun değil de rüzgar öyle sert esiyordu ki, komşumuz Musa amcanın kızı Gülendam az kalsın uçurtma gibi gidiyordu elimizden.
*
Abisi Muammer ile ellerinden tutup güvenli bölgeye aldık. Benim kardeşlerim Zübeyde ve Fatmanur ile birlikte götürüp evlere bıraktık. Ardından biz iki erkek çocuk, yüzümüze yüzümüze vuran kar tipisine rağmen titreye titreye, kara gömüle gömüle okulumuza vardık.
*
Sınıfta, evleri okulun bahçesine komşu olan merhum şehit kardeşimiz Salih vardı sadece. Tüm okulda sadece birkaç öğrenci… O tipide tekrar eve döndük. Ama okuma aşkımızın kar tipi dinlemediğini de görmüş olduk.
*
Geçen ayki Mısır seyahatimde, çölün yakmayan ve terletmeyen 25 derecelik harika havasından sonra Moskova’daki eksi 27 derecelik soğukla yüzleşmek de hatırlanası bir anı olarak kalacak zihnimde.
*
2024 yılı Eylül ayında yağmur, kar yerine dron yağmuru yüzünden uçuşlar iptal olmuştu ve Vnukovo havaalanında 1,5 günden fazla mahsur kalmıştım. Bu sefer ise yoğun kar yağışına rağmen sadece 1,5 saat bekledik.
*
Otuz altı yıllık dış ticaret tecrübemde farklı ülkelere gittim, hava değişimi bir yana mevsim değişimleri yaşadım. Gözlemlerimi de sizlerle paylaştım. 2024 Eylül ayında Rusya’dan yazdıklarıma bakıyorum;
Bizim televizyonlarda sekiz yaşındaki Narin’in vahşice katledilmesinin haklı isyanı sürerken, cinayetten sonra katilin gidip namaz kıldığı konuşulurken,
ABD ekranlarında başkan adaylarının seçim düellosu varmış.
Kamala Harris, seçmenini “Trump seçilirse Putin Kiev’e yerleşir” diye uyarıyormuş.
Trump ise seçilmesi hâlinde Üçüncü Dünya Savaşı’nı önleyeceğini anlatıyormuş.
*
Diğer yandan Ukrayna’yı destekleyen batılı ülkeler, ambargolarla Rusya ekonomisine zarar vermeye çalışırken, Rusya ekonomisine zarar veremedikleri gibi en çok kendi ekonomilerine ve Türkiye gibi ambargoya uymak zorunda kalan müttefik ülke ekonomilerine zarar vermişler. En büyük desteği ise düşmanlaştırdıkları Çin ekonomisine vermişler…
*
Son 3 yüzyıla damgasını vuran batı kapitalizmi kendi aklını inkâr eden bir çıkmaz içinde ve ahmaklıkta zirveyi yaşıyor.
*
Çin’in, Rusya pazarında giderek güçlendiği görülüyor dediğim yazımın üzerinden 1,5 yıl bile geçmedi henüz; savaş sürdüren Rusya’nın parası Ruble, ABD Doları ve AB Euro’su karşısında değer kazanmaya devam ediyor.
*
Öte yandan Çin, sürekli büyümesine ve sürekli dış ticaret fazlası verip merkez bankası rezervlerini güçlendirmesine rağmen, parası olan Yuan’ın değer artışını engelliyor. Bu sayede ucuz iş gücü destekli rekabet gücü düşük Yuan ile daha da güçleniyor.
*
Buna karşılık biz ise her yıl dış ticaret açığı vermemize rağmen, enflasyona rağmen, dış borçlarımızdaki artışa rağmen paramız Türk Lirasını, döviz karşısında güçlü tutmaya çalışıyoruz. Güçlü olması iyidir elbette ama olması gerekenden güçlü olunca, dövizle yapılan hesaplamalarda bir tür iyileşme halüsilasyonu yaşıyoruz.
*
Belki de bu halüsilasyon ihracat pazarlarında rekabet gücümüzün azaldığını fark etmemizi engelliyor. Fark edenleri, uyaranları dinliyor muyuz peki?
*
Çin; ucuz iş gücü, istikrarlı siyasal yapı ve çektiği yabancı sermaye sayesinde ekonomisini büyütürken, batı teknolojilerini de fiilen transfer etmiş oldu. Çocuklarını bu teknolojileri kopyalayacak, geliştirecek ve ileri taşıyacak şekilde yetiştirecek bir eğitimden geçirmesi Çin’i hem ekonomik hem askerî dengede belirleyici bir aktör hâline getirdi. Şu anda durdurulamaz bir güç olma yolunda hızla ilerliyor.
*
Bizde ise milliyetçilikle ırkçılık arasındaki, millet ile ümmet arasındaki farkı bile doğru tanımlayamayanların şekillendirdiği eğitim politikaları sonucu ortaya çıkan yeni müfredat tartışılıyor; ilim ile bilim arasındaki farkı kavrayamayan bir eğitim anlayışı ile yetişen çocuklar, ilim yaymaktan bilim yapmaya nasıl geçecek? Bilim ürünü teknolojileri nasıl anlayacak? Nasıl geliştirecek?
*
Savunma sanayiinden büyük başarılara imza atıyoruz. İyiye gidiyoruz. Övünüyoruz! Peki bunun devamlılığını sağlayacak olan beyin gücünün çoğalıp, gelişmesi için nasıl bir altyapı hazırlıyoruz? Hem “savaş sanayiini” finanse edecek malî gücü, hem de ürün ile hammadde entegrasyonunu sağlayacak sanayi ve ekonomi politikaları uyguluyor muyuz?
*
“Savaş istemeyen silahını hazırlasın” denir. Doğrudur. Ama hangi silahı?
En az üç yüz yıl önce bilek gücünün yerini beyin gücü aldı. Bugünün silahları da elde, bilek gücü ile yapılan değil; akıl, bilim ve liyakat ile yapılan silahlar halini aldı. Selam ve dua ile…
Moskova'dan Selamlar
İlk yorum yazan siz olun