NATO ANKARA'DA

Yılmaz SANDIKÇI

2026 NATO Zirvesi 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da yapılıyor. Bu sadece diplomatik bir toplantı değil; Türkiye’nin NATO içindeki yerini, NATO’nun da Soğuk Savaş sonrası yaşadığı savrulmayı yeniden düşünmek için önemli bir fırsat olacaktır.

Çünkü NATO, Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir savunma örgütüydü. Sovyetler Birliği yıkılınca, NATO’nun varlık gerekçesi de tartışılmaya başlandı. Düşman ortadan kalkmıştı ama ittifak ortadan kalkmadı. Tam tersine genişledi, yeni görev alanları buldu, kimi zaman savunma örgütü olmaktan çıkıp küresel müdahale aracına dönüştü.

Hatta öyle bir dönüştü ki komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO’nun bazı üyeleri, bazı Müslüman devletleri hedef aldı.

Bu süreçte Türkiye’nin yeri de hep garip bir çelişki içinde kaldı. Türkiye, NATO için vazgeçilmez bir ülkeydi. Yine de çoğu zaman eşit müttefik gibi görülmedi. İhtiyaç duyduklarında coğrafyamızın önemi, ordumuzun gücü hatırlandı. Üslerimiz, boğazlarımız, sınırlarımız, kriz bölgelerine yakınlığımız stratejik değer sayıldı.

Fakat sıra Türkiye’nin güvenlik kaygılarına gelince aynı hassasiyet çoğu zaman gösterilmedi. NATO üyesi bazı ülkelerin, Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği ve güvenliğine tehdit olarak gördüğü yapılara verdiği destek çoğu zaman gizlenmedi bile. Batı dünyasının Türkiye’ye bakışındaki çifte standart da bu tablonun önemli bir parçası oldu. Öyle ki, Suriye’de terör örgütleriyle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin hava savunma ihtiyacında yalnız bırakılması, F-35 programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarına maruz kalması bu çelişkinin en açık örnekleri olarak tarihte yerini aldı.

Bir ülkeye hem “müttefikim” diyeceksiniz, hem de o ülkenin savunma sanayisine yaptırım uygulayacaksınız.

Bir ülkenin coğrafi konumundan yararlanacaksınız, ama o ülkenin güvenlik endişelerini ikinci plana atacaksınız.

Bir ülkeyi NATO’nun güneydoğu kalesi olarak göreceksiniz, ama o kalenin kendi savunma duvarlarını örmesinden rahatsız olacaksınız.

Elbette dönemin koşulları gereği Türkiye’nin de dış politikada hataları, savrulmaları, yanlış hesapları olmuştur. Ancak NATO içindeki Türkiye tartışması sadece Türkiye’nin tercihleriyle açıklanamaz. Türkiye’nin ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır.

Dün Ankara’da başlayan zirve sembolik olmaktan çıkarılmalıdır, çünkü NATO, Türkiye’ye rağmen değil; Türkiye ile güçlü olabilir. Türkiye de dünyadan koparak değil; ittifak içinde kendi çıkarlarını stratejik akıl ürünü politikalarla savunarak güçlü kalabilir.

Bazılarının tartıştığı gibi mesele NATO’dan çıkmak veya NATO’ya teslim olmak değildir. Mesele, NATO içinde onurlu, dengeli ve çıkarlarını savunabilen bir ülke olabilmektir.

Çünkü “Türkiye dünyanın akupunktur noktasında” oturmaktadır. Bu konum dünya çapında söz sahibi olmak isteyen her devletin ihtiyaç duyduğu çok önemli bir jeostratejik konumdur. Bu konuma hem saygı duyulmalı hem de hakkı verilmelidir.
Bu konumun hakkını verebilmek için gereken ise, hamaset söylemleri yerine devlet aklı ve stratejik öngörü ile üretilen tutarlı politikalardır. Bu politikaları destekleyecek savunma sanayi yatırımlarıdır. Bu yatırımları besleyecek boyutlarda bir malî güç sağlayacak ekonomi politikalarıdır.

Bugün NATO üyesi ülkeler, birkaç kuruş daha fazla kazanmak için Çin’in ucuz iş gücünü sömürmeyi düşünebilen, ancak Çin’i nasıl semirttiklerini ve Çin’i basıl bir küresel rakibe dönüştürdüklerini düşünemeyen bir anlayışın içine düşmüş durumdadır.

Türkiye, birkaç cent daha fazla kâr etmek için Çin’i trilyonlarca dolar zenginleştiren ülkelerdeki akıl tutulmasına karşı da öneriler ve politikalar geliştirmelidir. Örneğin AB ülkeleri Çin’e yaptıkları yatırımlar ile transfer ettikleri sermayenin bir kısmını Doğu Avrupa ülkelerine aktarsaydı, belki Çin’den kazandıkları kadar kâr edemezlerdi ama Doğu Avrupa’daki AB ülkeleri kalkınmış olurdu. AB düştüğü şu ekonomik zafiyete düşmemiş olurdu. Ve bu kapitalist ülkeler dün zayıf ve ucuz Çin’den kazandıkları paraları, bugün güçlü Çin tehlikesini durdurmak için harcamak zorunda kalmazlardı.

Bu durum, kapitalizmin kısa vadeli kâr peşinde koşmasının getirdiği akıl tutulmasının sonucu değil de nedir? Çoğu NATO üyesi olan Batılı ülkelerin ekonomi alanındaki bu stratejik öngörüsüzlüğünün askerî açıdan, savunma ve stratejik alanlara bulaşmaması için NATO neler yapabilir? Türkiye neler yapabilir?

Bunları konuşurken Batı karşıtlığı da çözüm değildir, Batı’ya körü körüne bağlılık da.

Doğru olan; savunma sanayisini güçlendirmek ve dışarıya bağımlılığını azaltmak üzere her toplumda olan kifayetsiz muhterisleri akıl çemberine sokmadan kendi teknolojimizi geliştirmektir. Liyakat sahibi kadrolarla oturduğu konumu avantaja çevirecek politikalar geliştirmek, diplomatik kapasitemizi müttefiklik hukuku ile millî çıkarlarımızı aynı masada savunabilecek duruma yükseltmektir.

Ankara’daki NATO Zirvesi bize şunu hatırlatmalıdır: Coğrafya önemlidir ama tek başına yetmez. Ordu önemlidir ama tek başına yetmez. Tarih önemlidir ama tek başına yetmez.

Bir ülkeyi asıl güçlü yapan şey, ilk aşamada; milletin ürettiği emeği, aklı ve ürünü yine milletin aklını ve üretimini geliştirecek sistemlerle yöneterek, kurumsal devlet ciddiyeti içerisinde savunma sanayisi kapasitesini artırmak ve bu artışı besleyecek ekonomik güce ulaşmaktır. İkinci aşamada bu gücü, masada ne istediğini bilmek ve haklarını savunmak için kullanabilecek devlet hafızasına sahip olmaktır.

NATO Zirvesinin Ankara’da toplanması çok güzel ama asıl mesele NATO’nun Ankara’ya gelmesi değil; Ankara’nın NATO masasında neler söylediği, neler istediği ve neler alabildiği olacaktır…

Müttefik olmak teslimiyet olmadığı gibi, bağımsızlık da yalnızlık demek değildir… Selam ve dua ile.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.