Balkan yolculuğumuzun ilk durağı Belgrad'dı. Tarihin kazananlarının diktiği anıtları, mağlup olanların anılarını ve milletlerin hafızalarını görmeye çalıştık.
İkinci durağımız Srebrenitsa oldu. Orada ise tarihin değil, insanlığın utanç sayfalarından birine şahitlik ettik. Toplu mezarlar arasında dolaşırken insan, bir daha hiçbir şehrin, hiçbir milletin böyle bir acıyı yaşamamasını diliyor.
Yolculuğumuzun üçüncü ve son durağı Saraybosna idi.
Ancak Saraybosna sıradan bir şehir değil. Belki de Avrupa'nın en sıra dışı şehirlerinden biri...
*
Saraybosna sokaklarında yürürken birkaç dakika içinde farklı asırlar arasında yolculuk yapıyorsunuz.
Bir tarafta Osmanlı'nın bıraktığı camiler, hanlar, çeşmeler, çarşılar...
Birkaç adım ötede Avusturya-Macaristan döneminin geniş caddeleri, kiliseleri ve Avrupa mimarisi...
Bir başka köşede Tito'nun Yugoslavya'sının izleri...
Ve her köşe başında Bosna savaşının izleri...
*
Saraybosna, sadece medeniyetlerin buluştuğu şehir değil; medeniyetlerin birbirine temas ettiği, bazen kaynaştığı, bazen çatıştığı bir şehir.
*
Saraybosna'da bir köprü başında sıkılan iki kurşun, dünyayı ateşe veren 1. Dünya Savaşı için kıvılcım olmuştu. Aynı şehirde seksen yıl sonra, aynı dili konuşan, aynı ülkenin vatandaşı olan ve tek bir milletin mensubu insanlar, mezhep ve din farkı yüzünden birbirlerini vurdular.
*
Bu hali ile Saraybosna, insanlığın hem medeniyet hem de barbarlık potansiyelini aynı anda hatırlatan nadir şehirlerden biri.
*
Baş Çarşı'da yürürken gördüğümüz "Meeting of Cultures" işareti boşuna konulmamış. Doğu ile Batı medeniyeti burada karşılaşıyor ve aynı sokağı paylaşmaya çalışıyor.
Sadece üç beş dakika yürüme ile bir yanda Gazi Husrev Bey Camisi diğer yanda Sacred Heart Katedraline ulaşabiliyorsunuz. Sanırım dünyada dinlerin ve medeniyetlerin bu kadar yakın durduğu başka çok az şehir vardır.
*
Saraybosna'da dikkatimi çeken en önemli hususlardan biri, geçmişi unutmamaları oldu.
Bizde birçok acı zamanla hafızanın derinliklerine gömülür.
Boşnaklar yaşadıkları felaketleri unutmamakta kararlı. Sokaklarda Srebrenitsa sergilerinin afişleri var. Müzelerde savaşın izleri sergileniyor. Duvarlarda kuşatmanın hatıraları var.
Çünkü onlar unutmanın yeni felaketlere davetiye çıkarmak olduğunu biliyorlar.
*
Bir sergide karşıma çıkan afiş uzun süre zihnimden çıkmadı: Yugoslavya zamanında 1984 yılında Kış Olimpiyatları'na ev sahipliği yapan Saraybosna...
Dünyanın alkışladığı, sporun ve barışın başkenti ilan edilen şehir...
Aradan sadece birkaç yıl geçiyor ve olimpiyat halkaları dikenli tellere dönüşüyor.
1984'ün olimpiyat şehri, 1990'ların kuşatma altındaki savaş şehrine dönüşmüş.
Dünyada gezip gördüğüm onca ülkede, medeniyet ile barbarlık arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu anlatan daha etkili bir şehir görmek zor.
*
Bir başka sergide şu cümle yazıyordu: "Sen benim şahidimsin." Srebrenitsa'da toprağın altında yatanlar artık konuşamıyor. Öldürülen çocuklar, babalar, gençler, yaşlılar artık anlatamıyor. Ama orayı görenler anlatabilir. Bu yüzden Bosna'dan dönen herkes biraz da tanıktır.
Gördüklerini unutursa, şahitliğini kaybeder. Yani, Saraybosna gezisi sadece manzara ve yemek değildir.
*
Saraybosna'da dolaşırken aklıma sık sık şu soru geldi: İnsanlık nasıl oluyor da sadece birkaç yıl içinde, başarılı bir olimpiyat düzenleyen bir şehirden, insan avlanan bir şehre dönüşebiliyor?
Evet...
İnsan avlanan bir şehir.
Bugün, kafelerinde keyifle sohbet edilen caddelerde yürüyen insanlar bir zamanlar, dağlara yerleşmiş Avrupalı insan avcılarına, av oluyordu; sokaktan karşıya geçmek bile cesaret istiyordu. Çocuklar ekmek almaya giderken, kadınlar su taşırken, yaşlılar evlerinden çıkarken vuruluyordu.
Saraybosna kuşatması sırasında bazı insanlar hayatta kalmaya çalışırken, bazıları da karşı tepelerden insan avına çıkmıştı.
Medeniyetin ortasında, Avrupa'nın göbeğinde...
Hem de dünyanın gözleri önünde. İnsanın tüylerini ürperten gerçek tam da buydu.
*
Bunu yapanlar insan mıydı? Yoksa soyu tükendiği halde insan genomuna karışarak yaşamını sürdürmeye çalışan vahşi bir tür, mesela neandertal mı? Bazı bilim insanlarına göre, soyu tükenmeden önce, günümüzden 40-50 bin yıl öncesine kadar insanlara saldıran, erkeklerini öldüren, kadınlarına tecavüz eden ve yiyeceklerini çalan bir tür... Bunların geni, Afrikalılar hariç tüm insanların geninde %2 ile %4 arasında yaşamaya devam ediyor.
Peki bu gen zihni mi, vicdanı mı, yoksa ahlakı mı etkiliyor?
*
Bunları düşünürken, belki de Bosna'nın bize verdiği en önemli ders şu, medeniyet; yüksek binalar, güzel caddeler, modern araçlar veya zenginlik değildir. Medeniyet, farklara rağmen birlikte yaşayabilmektir.
İnsan hayatını kutsal görebilmektir.
Komşusunun inancına, kimliğine ve varlığına tahammül edebilmektir.
Bunları düşünen zihinlerin vicdan ile bağı kesildiğinde geriye sadece teknoloji kalır.
Ve teknoloji, ahlâk olmadan, vicdan olmadan insanı yüceltmez; daha etkili öldürme araçlarına dönüşür.
*
Belgrad'da tarihin bize dokunan zaferlerini de kayıplarını da gördük.
Srebrenitsa'da insanlığın utancını...
Saraybosna'da ise umut ile acının aynı şehirde yaşayabileceğini gördük.
Belki de bu yüzden Bosna'dan ayrılırken zihnimde şu cümle kaldı:
İnsanlığın geleceği, medeniyetler arasında duvarlar örmekte değil; aynı şehirde, aynı sokakta, aynı gökyüzü altında birlikte yaşayabilmeyi öğrenmektedir.
İnsan olmak bunu gerektirir.
*
Saraybosna'dan, bunları anlamak için düşünecek vicdan sahibi insanlığa selam var...