YANLIŞ ELEMAN MI, YANLIŞ İSTİHDAM MI?

Yılmaz SANDIKÇI

Geçmişte yaptıklarını, gelecek planlarından daha fazla konuşmaya başlamışsan yaşlanıyorsun demektir. Bazen ben de öyle hissediyorum. Yaşanan sorunlara tecrübe penceresinden bakanları anlamayan ahmakları gördükçe de üzülüyorum. Sorunlara çözüm üreterek oluşan tecrübeleri anlayacak seviyede düşünemeyenler, yanlışlarında inat edenler, işin hakkını vermek yerine kolayına gideni yapanlar yeterince çoğalırsa doğru olanları da kendilerine benzetirler. Her şirkette vardır böyle tipler. Kötülük kolaydır, ama iyi olmak çaba ister, emek ve insan olma seviyesine yükselme niyeti ister. Yanlış başka şey kötü başka. Ama düzeltilmeyen her yanlış kötülüğü besler.

1986 yılında başladığım çalışma hayatım, 1989’dan sonra dış ticaret yolculuğuyla devam etti. Bugün yüzden fazla ülkeye ihracat yapmış, 55 ülke gezmiş bir ihracatçı olarak yazıyorum. Onlarca farklı milletten insanla tanıştım, iş yaptım, onların tecrübelerinden de dersler aldım. Yaşım 58, eskittiğim pasaport sekiz… Dikili ağacım altı bin kadar; ömrüm oldukça bir o kadar daha dikme niyetindeyim.

Bazen yaşanan olaylar beni geçmişteki anılarıma taşıyor. 1993 yılında ikinci kademe yönetici olarak başladığım şirkette, bir yıl sonra henüz yirmili yaşlarımda genel müdürlüğe terfi etmiştim. Şansıma, 1994 Nisan ayında Türkiye ekonomisinin en büyük krizlerinden biri yaşandı. Buna rağmen şirketimiz, ihracatta sağladığımız artış sayesinde, Konya’da vergi rekortmenleri arasına girmeyi başardı.

Bu başarı benim için yöneticilik alanında yeni bir dönem başlattı: Üretim, satış, maliyet, verimlilik, insan kaynağı, ekip ruhu, aidiyet duygusu… Bir de kişisel eksiklerini tamamlamaya çalışmak yerine, yetersizliklerini gizlemek için çevresine haset, kıskançlık, öfke ve çatışma yayan tiplerin şirketlere verdiği zararlar…

O günlerde zihnimde oluşan ve yıllar içinde güçlenen düşünce şu oldu: Yanlış eleman yoktur, yanlış değerlendirilen eleman vardır. Çalışma ahlakı düşük, sorumluluk almaktan kaçan, güvensiz, alıngan, haset, öğrenmeye kapalı, çalışıyor rolü yaparken entrikayla gözde olmaya çalışan tipler her yerde vardır. Bunlar çalışma arkadaşlarını da işverenlerini de mağdur ederlerler ama her türlü manipülasyonu hatta mobbingi yaptıkları halde sanki mağdur olmuş rolü bile oynayabilirler.

Ahlakı ile vicdanı arasında bağ kuramayan bu tipler, birbirinin kötülüğü ile beslenirler. Bunlar çalıştıkları şirket için insan kaynağı değil, insan israfının sebebidirler.

Yönetici; manipülatif ve kifayetsiz muhteris kişilerin gösterişine, ayak oyunlarına, çıkardıkları dedikodu ve iftiralara karşı uyanık olmak zorundadır, görüntü ile mana arasındaki farkı anlayabilmelidir. Yanlış alanda istihdam edildiği için başarısız görünen cevherleri, manipülatif amirleri altında ezilen kabiliyetleri de keşfetmelidir.

Bu düşünceler bana yıllar önce katıldığım bir eğitim programında dinlediğim şu hikâyeyi hatırlatıyor: Yüzyıllar önce Gazneli Sultan Mahmud, Ayaz adlı mütevazı hizmetkârını beylerinden ve komutanlarından daha yakınında tutarmış. Saraydaki güçlü, gösterişli ve yüksek makamlı kişiler bu durumu anlayamaz, hatta Ayaz’ı kıskanırlarmış. Onlara göre Ayaz ne heybetli bir komutan ne de dikkat çekecek kadar gösterişli bir beymiş. Öyleyse nasıl oluyor da her zaman sultanın en yakınında duruyormuş?

Bir gün Sultan Mahmud’a sormuşlar: “Bu Ayaz’ın ne özelliği var ki onu hepimizden daha değerli görüyorsunuz?”

Sultan Mahmud, babam Sebük Tegin zamanında yaşanan şu olaydan aldığım ders ile onun değerini anladım demiş ve olayı anlatmış: Bir gün ülkemiz topraklarından bir kervanın geçtiği haberi gelmişti. Babam, beylerinden birine:

“Git, bu kervanın nereden geldiğini öğren,” demişti.

Bey gidip gelmiş ve “Sultanım, Rey’den geliyorlarmış” cevabını vermişti.

Sultan “peki nereye gidiyorlarmış?” diye sorunca da bey başını eğmiş ve “onu sormadım, sultanım” demişti.

Bunun üzerine Sultan başka bir beyini göndermiş: “Git, nereye gittiklerini öğren.” O da dönmüş: “Yemen’e gidiyorlarmış, sultanım.”

Sultan: “Yükleri neymiş?”

“Onu sormadım, sultanım.”

Bir başka bey kervanın yükünü öğrenmiş ama kaç kişiden oluştuğunu sormamış. Diğeri hayvanların sayısını öğrenmiş ama kaç silahlı muhafız bulunduğunu araştırmamış. Her biri sadece kendisine verilen emri yerine getirmiş, yalnızca sorulan soruya cevap aramış; fakat kervan hakkında bütünlüklü bilgi ortaya çıkaramamış.

Bunun üzerine Sultan, Ayaz’ı yanına çağırmış ve ona da aynı görevi vermiş.

Ayaz; kervanın nereden geldiğini, nereye gittiğini, ne zaman yola çıktığını, hangi malları taşıdığını, kaç kişiden oluştuğunu, kaç atı, devesi ve katırı bulunduğunu, kaç silahlı muhafız tarafından korunduğunu ayrıntılı biçimde öğrenmiş. Dönüşünde başka soruya gerek bırakmadan bütün bilgileri anlatmış.

Sultan Mahmud, hikayeyi dinleyen beylerine dönerek: “Şimdi anladınız mı Ayaz’ı neden yakınımda tuttuğumu? Gösterişli beyler, ihtişamlı komutanlar yalnızca kendinize sorulan sorunun cevabını ararken Ayaz, işin aslını anlamak için hangi bilgilere ihtiyaç duyulacağını düşünerek, hepsini bir defada öğrenip getirmişti” demiş.

Ayaz’ın farkı, diğerlerinden daha değerli yaratılmış olması değildi elbette. Kendisine verilen görevin asıl amacını kavrayabilmesi ve söylenmese bile bütünsel başarı için gereken bilgileri araştırmayı kendiliğinden düşünebilmesiydi.

Bir de verilen görevi yanlış yapan, eline yüzüne bulaştıran; sonucu düzeltmek yerine suçu başkalarına atan tipler vardır. Kendilerini iyi niyetle uyaranların değerini bile anlayamazlar. Belki de kendilerine verilen göreve ve makama da layık değildirler. Bu yüzden dinimiz liyakati esas almayı öğretir ama dinin şekillerini taklit ederken manasını anlamayan, öfkesini yönetemediği için karakterini geliştiremeyen, ahlakını güzelleştiremeyen tipleri eğitmek de her zaman mümkün değildir.

Sorun, bazı yöneticilerin herkesten kendileri gibi düşünmesini beklemesidir. Bu kalıba uymayanlara “yanlış eleman” muamelesi yaparlar. Kabiliyet düşmanı kifayetsiz muhterislerin uydurduğu yalan ve iftiralara kulak asarlar.

Sultan Mahmud’un başarısı Ayaz gibi bir elemana sahip olması değil, onca ihtişamlı kişinin arasında mütevazı duran Ayaz’ın aklıyla ortaya koyduğu farkı görebilmesidir.

Gösterişi değil, kabiliyeti fark etmesidir.

İş dünyasında yetenekli veya kalifiye eleman yetersizliğinden sıkça şikâyet edilir. Peki, Ayaz gibiler olmadığı için mi işlerimiz aksıyor yoksa aramızdaki Ayazları fark edecek yöneticiler olmadığı için mi?...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.