Mustafa ÖZLÜK
6 Şubat'ın Öğrettiği
Altı Şubat depremi yalnızca binaları değil, toplum olarak ihmal ettiğimiz gerçekleri de yerle bir etti. Enkaz altından yükselen her ses, bize sadece bir acıyı değil, aynı zamanda bir soruyu hatırlattı: Bu felaket gerçekten kader miydi, yoksa ihmalin, plansızlığın ve adaletsizliğin sonucu muydu?
Bu sorunun cevabını anlamak için asırlardır anlatılan ibretlik bir hikâyeye kulak vermek yeterlidir. Rivayet edilir ki, bir gün bir adam devesini serbest bırakıp camiye girer. Namazdan çıkınca devesini bulamaz ve hemen Peygamberimize giderek durumu anlatır. “Namaza girmiştim, Allah’a emanet etmiştim” der. Peygamberimizin cevabı nettir: “Önce deveni sağlam kazığa bağla, sonra tevekkül et.”
Bu söz, inanç ile aklın, dua ile tedbirin ayrılmaz bir bütün olduğunu anlatır. Tedbiri terk edip sonucu kadere bağlamak, ne dinle ne de vicdanla bağdaşır.
Altı Şubat’ta yaşananlar tam da bu gerçeği yüzümüze vurdu. İnsanlar ibadet eden, dua eden, inanan bir toplumun fertleriydi; ancak develerini sağlam kazığa bağlamamışlardı. Çürük binalar, denetimsiz yapılar, kuralsız şehirleşme ve rant uğruna göz yumulmuş ihmaller, binlerce insanın hayatına mal oldu. Oysa deprem, doğanın gerçeğidir; yıkım ise insan eliyle büyütülür.
Bu noktada ister istemez şu soru soruluyor: Aynı büyüklükte depremler Japonya’da neden on binlerce can almıyor? Japonya’da yer sarsıldığında neden binalar yıkılmıyor, insanlar enkaz altında kalmıyor?
Cevap çok nettir: Çünkü Japonya’da deprem bir kader değil, bir bilim meselesidir. Orada doğa olayları ciddiye alınır, önlem alınır, kurallar tavizsiz uygulanır. Hiç kimse “nasıl olsa bir şey olmaz” diyemez. Çünkü bilirler ki, bir binanın sağlam yapılmaması yalnızca bir teknik hata değil, insan hayatına karşı işlenmiş bir suçtur.
Japonya’da bir mühendisin, bir müteahhidin, bir denetçinin imzası vicdani bir sorumluluktur. O imza, “Bu binada yaşayan insanların hayatından ben sorumluyum” demektir. Bizde ise çoğu zaman imzalar, kâğıt üzerinde kalır; sorumluluk ise enkaz altında can verenlerin kaderine yüklenir.
Asıl acı olan şudur: Deprem herkesi eşit sarsar, ama yıkım eşit değildir. Seçkin bir kesim, sağlam zeminlere kurulu, denetimli, lüks ve güvenli yapılarda yaşarken; yoksullar, çaresizlikten dere yataklarına, fay hatlarına, kaçak ve dayanıksız yapılara mahkûm edilir. Sonra deprem geldiğinde, en çok can kaybı yoksul mahallelerde yaşanır. Bu, yalnızca bir doğal afet değil, açık bir sosyal adaletsizliktir.
Bir devletin görevi yalnızca güçlü olanı korumak değildir. Asıl görev, güçsüzü, yoksulu, imkânı olmayanı da insan onuruna yakışır koşullarda yaşatabilmektir. İnsanların barakalarda, çürük binalarda yaşamayı “seçtiğini” söylemek, gerçeği çarpıtmaktır. Kimse ölüm riskini bile bile seçmez; insanlar çaresizlikten razı olur.
İnsanın insanca yaşayabileceği koşulları sağlamak bir lütuf değil, devlet olmanın temel şartıdır. Güvenli konut, adil şehirleşme, sağlam altyapı, nitelikli eğitim ve ehli kadrolarla yönetim, refahın ve huzurun temelidir. Japonya bunu başarmıştır; çünkü orada devlet, bütün bireyleri kapsayan bir anlayışla yönetilir.
Eğitim bu işin temel taşıdır. Deprem bilinci, şehir planlaması, mühendislik etiği ve kamu sorumluluğu küçük yaşlardan itibaren öğretilir. Bilim insanlarının sözü dikkate alınır, uyarılar siyasi hesaplara kurban edilmez. Bizde ise çoğu zaman bilimin sesi susturulur, felaket yaşandıktan sonra ağıtlar yükselir.
6 Şubat depremi bize şunu açıkça göstermiştir: Asıl yıkım, fay hatlarında değil, yönetim anlayışındadır. Asıl enkaz, vicdanlarda ve ihmallerde birikmiştir. Tedbir alınmadığında, adalet gözetilmediğinde, liyakat yerine kayırmacılık tercih edildiğinde, felaket kaçınılmaz olur.
Bu yüzden artık “kader” kelimesinin arkasına saklanmayı bırakmak zorundayız. Kader, aklı ve bilimi dışlamak değildir. İnanç, sorumluluktan kaçmak değildir. Peygamberimizin öğrettiği gibi, önce sağlam kazığa bağlamak gerekir. Sağlam şehirler kurmak, sağlam kurumlar inşa etmek, sağlam bir adalet anlayışı oluşturmak gerekir.
Depremden sonra verilen sözlerin, çıkarılan derslerin, yapılan açıklamaların unutulmaması şarttır. Unutulan her ders, gelecekte yeni acıların habercisidir. İnsanların ölmediği, korkmadan yaşadığı, özgür ve refah içinde nefes alabildiği bir ülke mümkündür. Japonya bunun canlı örneğidir.
Mesele imkânsızlık değil, tercih meselesidir. Bilimi mi seçeceğiz, ihmali mi? Adaleti mi seçeceğiz, rantı mı? İnsan hayatını mı önceleyeceğiz, kısa vadeli çıkarları mı?
Altı Şubat depremi, bize bir kez daha şunu haykırmıştır: İnsan hayatı kutsaldır ve korunmayı hak eder. Devlet, bu kutsallığın teminatı olmak zorundadır. Aksi hâlde her deprem, yalnızca toprağı değil, vicdanlarımızı da sarsmaya devam edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.