Mustafa ÖZLÜK

Mustafa ÖZLÜK

Adalet ve Liyakatsız Asla

12 Eylül askeri darbesi, Türkiye’nin yalnızca siyasi hayatını değil, toplumun düşünme, konuşma ve örgütlenme kültürünü de derinden etkileyen bir kırılma noktası olmuştur. Darbe sonrası oluşan korku iklimi, insanların hak arama yollarını daraltmış; sendikalar, dernekler, öğrenci hareketleri ve sivil toplum üzerinde uzun yıllar süren bir baskı ortamı oluşturmuştur. Aradan geçen on yıllara rağmen bu dönemin bıraktığı izler hâlâ tamamen silinmiş değildir. Bugün toplumda yaşanan birçok demokratik eksikliğin temelinde, örgütlenmeden çekinen, konuşmaktan korkan ve itiraz etmeyi risk gören bir anlayışın etkileri bulunmaktadır.

Eleştiri olmadan, yapıcı muhalefet yapılmadan toplumda ilerleme olmaz. Demokrasinin temeli bilimi, araştırmayı, sorgulamayı gerektirir. Sağlam kurumlarla ,güzel gelecek hazırlanır. Demokrasi özgürlükler besler.

Demokrasi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir. Gerçek demokrasi; düşüncenin özgürce ifade edilebildiği, insanların korkmadan eleştiri yapabildiği, sendikaların bağımsız hareket edebildiği ve üniversitelerin özgür fikirlerin merkezi olduğu bir düzendir. Ancak Türkiye’de uzun yıllardır iktidarlar değişse bile, farklı görüşleri bastırma alışkanlığının tam anlamıyla ortadan kalkmadığı görülmektedir. Konuşan insanların hedef gösterilmesi, eleştirenlerin dışlanması ya da baskı altında hissetmesi toplumun demokratik gelişimini zayıflatmaktadır.

Özellikle üniversitelerin sessizliği dikkat çekicidir. Oysa üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değil; bilimin, özgür düşüncenin ve toplumsal vicdanın merkezleri olmalıdır. İnsan hakları ihlalleri, liyakat sorunları, gençlerin gelecek kaygısı veya mülakat sistemi gibi toplumun adalet duygusunu ilgilendiren konularda üniversitelerden güçlü seslerin yükselmesi beklenir. Çünkü bilimsel düşünce, ancak özgür ortamda gelişebilir. Akademinin suskun olduğu yerde toplum da zamanla sorgulama yeteneğini kaybetmeye başlar.

Mülakat sistemi üzerine yapılan tartışmalar da bu sorunun önemli bir parçasıdır. İnsanlar emek verip sınavlara hazırlanırken, son aşamada objektif olmayan değerlendirmelerle karşılaşabileceklerini düşündüklerinde devlete olan güven zedelenmektedir. Adalet duygusu zayıflayan toplumlarda ise huzur ve birlik duygusu da zarar görür. Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olan liyakat anlayışı, kişinin kimliğine ya da görüşüne değil; bilgisine, emeğine ve başarısına değer verilmesini gerektirir.

Sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının etkisizleşmesi de demokrasiyi güçsüz bırakmaktadır. Oysa güçlü demokrasilerde sendikalar yalnızca maaş pazarlığı yapan yapılar değildir; çalışanların haklarını koruyan, sosyal adaletin gelişmesine katkı sağlayan kurumlardır. İnsanların birlikte hareket etme kültürü zayıfladığında, toplum bireyselleşir ve hak arama gücü azalır. Bu durum da yönetenlerin denetlenmesini zorlaştırır.

Cumhuriyetin temel değerleri; hukuk devleti, laiklik, eşit yurttaşlık, özgür düşünce ve milli egemenliktir. Bu değerlerin yaşaması için yalnızca anayasalarda yazması yetmez; toplumun her kesiminde hissedilmesi gerekir. İnsan hakları, sadece belli dönemlerde hatırlanan kavramlar değil, günlük hayatın doğal bir parçası olmalıdır. Bir ülkede insanlar korkmadan konuşabiliyor, gençler geleceğe umutla bakabiliyor ve kurumlar bağımsız çalışabiliyorsa, orada demokrasi güçlenmeye başlamış demektir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla kutuplaşma değil; daha fazla adalet, daha fazla özgürlük ve daha güçlü kurumlardır. Farklı düşüncelerin tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir anlayış gelişmeden toplumsal huzurun kalıcı olması zordur. Demokrasi eleştiriyle güçlenir, baskıyla değil. İnsan hakları yalnızca belli kesimler için değil, herkes için savunulduğunda anlam kazanır.

Geçmişin korkularını aşabilen, gençlerin düşüncelerinden çekinmeyen, üniversiteleri özgür bırakabilen ve liyakati esas alan bir Türkiye, hem ekonomik hem sosyal olarak daha güçlü olacaktır. Çünkü özgürlüklerin geliştiği toplumlarda bilim ilerler, üretim artar ve insanlar kendilerini bu ülkenin gerçek sahibi gibi hisseder. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında en büyük ihtiyaç; korkudan değil hukuktan güç alan, baskıdan değil özgürlükten beslenen bir demokratik kültürün güçlenmesidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.