Mustafa ÖZLÜK
Güven Adaletle Sağlanır
Toplumlarda güvenin oluşması için adaletin varlığı şarttır. Yönetimde ise yöneticilerin rolü çok önemlidir. Bir yönetici başarılı olmak istiyorsa, yalnızca kendi bilgisi ve yeteneğiyle değil, çevresindeki insanlarla birlikte çalışmayı bilmelidir. Muhtarların azaları, belediyelerin meclis üyeleri ve çalışanları, devlet kurumlarının yöneticileri ve personeli vardır. "Danışan dağlar aşmış, bilirim diyen şaşmış kalmış". Yönetim alanı genişledikçe kurumlar, kurallar ve görevler oluşmuştur. Bu kurumlarda ehil, bilgili, becerikli ve yetenekli insanlara görev verilmesi gerekir.
Ehil olmayan, yeterli bilgi ve beceriye sahip bulunmayan kişiler, sorumluluk almaktan çok dalkavukluğu tercih edebilir. Kendi yeteneğiyle çözüm üretmek yerine emir bekler, sürekli “Efendim” diyerek yöneticinin hoşuna gitmeye çalışır. Oysa devlet yönetiminde ihtiyaç duyulan şey, kişilere bağlılık değil; göreve, hukuka, millete ve kamu yararına bağlılıktır. Liyakat, yalnızca bir kişinin başarılı olması için değil, kurumların doğru çalışması için de gereklidir.
Cumhuriyet, “kimsesizlerin kimsesi” olmayı temel anlayışlarından biri olarak benimsemiştir. Bunun için Cumhuriyetin temelinde adalet vardır. Bilgili, ehil, becerikli ve yetenekli insanların görev alması, toplumun kurumlarını güçlü kılar. Kurumlar güçlü olduğunda devlet daha sağlıklı çalışır; görevini adaletli yapan insanlar da yöneticilerin yükünü azaltır. Çünkü iyi yetişmiş ve sorumluluk sahibi çalışanlar, yanlışları zamanında görür, çözüm üretir ve kamu hizmetinin kalitesini yükseltir.
Cumhuriyet ile birlikte millet ve devlet iş birliği içinde önemli yatırımlar gerçekleştirdi. Şeker fabrikaları, kâğıt üretim tesisleri, çimento fabrikaları, Sümerbank ve daha birçok kamu işletmesi ülkenin üretim gücünü oluşturdu. Bu kuruluşlarda yalnızca mal ve hizmet üretilmedi; aynı zamanda insan yetiştirildi, meslekler öğrenildi, şehirler gelişti ve ülkenin sanayi altyapısı güçlendi.
Bugün ise bu kuruluşların önemli bir bölümünün geçmişteki üretim gücünden uzaklaşmış olması düşündürücüdür. Şeker fabrikaları, kâğıt üretim tesisleri, demir-çelik, krom, bakır işletmeleri ve daha birçok kamu kuruluşunun akıbeti toplum açısından sorgulanması gereken bir konudur. Seydişehir Alüminyum bunun önemli örneklerinden biridir. Geçmişte yaklaşık 15 bin kişinin çalıştığı bu işletme, yalnızca bir fabrika değil, çevresindeki insanların iş ve yaşam düzenini şekillendiren büyük bir ekonomik merkezdi. İş için gelen insanların aileleriyle birlikte hayat kurduğu, bölgenin gelişmesine katkı sağlayan bir üretim alanıydı.
1980 sonrasında dünyada ve Türkiye’de ekonomik anlayışta önemli değişimler yaşandı. Liberal ekonomi politikaları ve uluslararası ekonomik ilişkiler güç kazandı. Devletin üretimden çekilmesi gerektiği düşüncesi yaygınlaştı. Yol, hastane, köprü, fabrika ve benzeri alanlarda devletin rolü tartışıldı. Özelleştirmeler hız kazandı. Ancak burada asıl mesele, bir kamu kuruluşunun satılıp satılmaması kadar, onun gerçek değerinin nasıl hesaplandığı ve satıştan sonra ülkenin ne kazandığı veya ne kaybettiğidir.
Bir fabrikanın yalnızca arsasının veya binalarının değeri yoktur. O fabrikanın yetiştirdiği insan gücü, oluşturduğu yan sanayi, çevresindeki esnafın kazancı, bölgeye sağladığı ekonomik canlılık ve ülkenin üretim gücüne yaptığı katkı da hesaba katılmalıdır. Üretim tesislerini yalnızca “elden çıkarılması gereken yük” olarak görmek, onların uzun vadeli ekonomik ve toplumsal değerini gözden kaçırabilir.
Türkiye yalnızca ekonomik değişimlerle karşılaşmadı. Demokrasi tarihinde darbeler, muhtıralar ve askerî müdahaleler yaşandı. Bu müdahaleler nedeniyle demokratik hayat zaman zaman kesintiye uğradı. Sonrasında yeniden demokrasiye dönüldü; ancak ağır müdahalelerin toplumda bıraktığı izlerin bir anda ortadan kalkması mümkün değildir. İnsan hakları ihlalleri, özgürlüklerin sınırlandırılması, örgütlenme alanının daraltılması ve kurumların zarar görmesi toplumun hafızasında iz bırakır. Ağır bir hastalıktan kurtulan insan nasıl hastalığın etkilerini bir süre taşırsa, demokraside yaşanan ağır kesintilerin de toplumsal ve kurumsal etkileri olur.
1960'lı yıllardan itibaren planlama anlayışının güçlendirilmesiyle Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlar, ülkenin ihtiyaçlarını belirli bir program içinde karşılamaya çalıştı. Amaç, kaynakların doğru kullanılması, yatırımların ihtiyaçlara göre yapılması ve ülkenin geleceğinin planlanmasıydı. Çünkü plansız bir ekonomi ve plansız bir toplum, ihtiyaçların zamanında ve doğru şekilde karşılanmasını zorlaştırır.
Ancak toplumun demokrasi anlayışı yalnızca devlet kurumlarının çalışmasıyla gelişmez. Bireylerin de görev ve sorumlulukları vardır. Haklarını bilen, sorumluluklarını yerine getiren, soru soran, araştıran ve gerektiğinde yanlışlara itiraz edebilen yurttaşlar demokrasiyi güçlendirir. Bir dönem “Bize plan değil, pilav gerekli” anlayışının öne çıkarılması, uzun vadeli düşünmenin öneminin yeterince kavranamadığını göstermektedir. Oysa planlama, halkın sofrasındaki pilavın nasıl ve hangi kaynaklarla üretileceğini de düşünmektir.
İtaat etmeyi, hakkını aramaya tercih eden toplumlarda demokrasi ne kadar gelişmiş olursa olsun, özgürlüklerin gerçek anlamda kullanılması zorlaşır. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, özgürlükler, adalet, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik de demokrasinin temel unsurlarıdır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde enflasyon yaşanmaktadır. Ancak enflasyonun her ülkede aynı sonucu doğurmadığını görmek gerekir. Halkın huzuru ve mutluluğu, yalnızca açıklanan rakamlarla değil, insanların gerçek satın alma gücüyle de ilgilidir. Bir ülkede kişi başına düşen gelir şu kadar, başka bir ülkede bu kadar demek tek başına yeterli değildir. Asıl önemli olan, insanların gelirleriyle temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri, insanca yaşayabilmeleri ve geleceğe güvenle bakabilmeleridir. Her kesimin satın alma gücünün korunması, ekonomik politikanın en önemli hedeflerinden biri olmalıdır.
Demokrasimizde zaman zaman gelgitler yaşandı; ancak yeniden demokrasiye dönüldü. Fakat yaşanan kesintilerin ve yanlışların toplum üzerinde bıraktığı tahribatı yok sayamayız. Önemli olan geçmişten ders çıkarmak ve aynı hataların tekrar edilmesini önlemektir.
Toplumun temelini adalet oluşturur. Adaletin olduğu yerde kurumlar ve kurallar güven verir. Devletin denetimi her alanda etkin bir şekilde yapılmalıdır. Denetim, yalnızca hata yapanı cezalandırmak için değil, yanlışların zamanında ortaya çıkarılması ve daha büyük zararlara yol açmadan düzeltilmesi için de gereklidir. Hukukun önünde yanlış yapan herkes, makamı ve konumu ne olursa olsun, yaptığı yanlışın hesabını verebilmelidir.
Her şey önemlidir; ancak toplum açısından en önemli değerlerden biri güvendir. Güven kaybı, birçok şeyin kaybına yol açar. Adalet ise güvenin teminatıdır. Açık, şeffaf ve denetlenebilir bir yönetim anlayışında yanlışlar daha erken ortaya çıkar, zarar büyümeden müdahale edilir ve doğru yola dönmek kolaylaşır.
İnsanların yöneticilerine, kurumlarına ve birbirlerine güvenmesi için herkesin hakkının gözetildiğini bilmesi gerekir. Bunun yolu da adaletten, liyakatten, şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten geçer. Devlet kurumlarında ehil insanlar görev yaptığında, insanlar haklarının korunacağına daha fazla inanır. Yöneticiler de kişisel bağlılık yerine bilgiye, hukuka ve kamu yararına dayalı bir yönetim anlayışını benimser.
Türkiye'nin geleceği; adaletli kurumlarda, liyakatli kadrolarda, güçlü eğitimde, üretimde, özgür düşüncede ve demokratik kültürde yatmaktadır. Uluslararası demokratik standartlara, insan haklarına, adalete ve liyakate dayalı bir yönetim anlayışı güçlendikçe toplumun devlete ve birbirine olan güveni de güçlenecektir.
Güven adaletle sağlanır. Adaletin olduğu yerde liyakat gelişir, liyakatin olduğu yerde kurumlar güçlenir, güçlü kurumların olduğu yerde de devlet ve toplum geleceğe daha güvenle yürür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.