Mustafa ÖZLÜK
Sonsuza Giden Zafer
Bir millet için var olmak elbette önemlidir; ancak varlığını özgür ve bağımsız bir şekilde sürdürebilmek çok daha önemlidir. Vatanın sınırlarının belli olması, o vatan üzerinde kendi kararlarını kendisinin vermesi, bayrağını özgürce dalgalandırması ve geleceğini kendi iradesiyle belirlemesi bağımsızlığın temelidir. İşte 19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan büyük yürüyüşün amacı tam olarak buydu: Türk milletinin esarete boyun eğmeyeceğini bütün dünyaya göstermek.
O günlerde Anadolu'nun durumu hiç de iç açıcı değildi. Birinci Dünya Savaşı'nın ağır sonuçları yaşanmış, ordumuz yorgun düşmüş, ülkemiz işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Sarıkamış'ta yaşanan büyük facia ise savaşın yalnızca cesaretle değil, doğru planlama, hazırlık ve şartların iyi değerlendirilmesiyle yürütülmesi gerektiğini acı biçimde ortaya koymuştu. Ağır kış şartları, yetersiz yiyecek ve giyecek imkânları nedeniyle binlerce Mehmetçik hayatını kaybetmişti. Bu acı tecrübe, Millî Mücadele'nin ilerleyen yıllarında çok daha dikkatli ve hesaplı hareket edilmesinin önemini gösteriyordu.
Mustafa Kemal Atatürk, komutanlık anlayışını yalnızca “Ben bilirim” üzerine kurmadı. Silah arkadaşları ve komutanlarıyla sürekli görüş alışverişinde bulundu. Haritalar üzerinde çalıştı, birliklerin durumunu değerlendirdi, düşmanın gücünü ve arazinin özelliklerini inceledi. Hangi mevzinin ele geçirilmesiyle hangi sonucun doğacağını hesapladı. Çünkü savaş meydanında yalnızca cesaretin yeterli olmadığını biliyordu. Cesaret, akıl ve planlama ile birleştiğinde başarıya dönüşebilirdi.
Sakarya Meydan Muharebesi'nin ardından da hemen büyük bir saldırıya girişilmedi. Yaklaşık bir yıl boyunca hazırlık yapıldı. Ordunun eksikleri giderildi, birlikler güçlendirildi, silah ve cephane imkânları artırıldı. Fakat en önemli hazırlık yalnızca orduda yapılmadı. Milletin iç cephesi güçlendirildi. Türk milletine, özgür ve bağımsız yaşamanın mümkün olduğu ve bunun için mücadele edilmesi gerektiği anlatıldı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, ordu ve millet aynı irade etrafında birleşti. Mustafa Kemal'in liderliği altında komutanlar görevlerinin başına geçti. Herkes biliyordu ki başarısızlık, yalnızca bir savaşın kaybedilmesi anlamına gelmeyecekti. Söz konusu olan vatanın geleceği, milletin bağımsızlığı ve gelecek kuşakların özgür yaşama hakkıydı.
26 Ağustos 1922 sabahı Büyük Taarruz başladı. Türk ordusu, imkânları bakımından kendisinden üstün olan bir düşmana karşı büyük bir mücadeleye girişti. Askerî bakımdan saldıran tarafın mümkün olduğunca üstün kuvvete sahip olması beklenirken, Türk ordusunun düşmanla mücadele edebilecek seviyeye getirilmesi bile başlı başına büyük bir başarıydı.
Çatışmalar son derece çetin geçti. Mustafa Kemal, cephedeki gelişmeleri yakından takip ediyor, komutanlarla sürekli haberleşiyordu. Verilen hedeflerin zamanında gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini soruyor, ordunun ilerleyişini adım adım izliyordu. Çünkü onun için her dakika önemliydi. Cephede savaşan Mehmetçiklerin fedakârlığı, Anadolu'nun dört bir yanında yaşayan insanların umutlarıyla birleşmişti.
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar'da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, bu büyük mücadelenin dönüm noktası oldu. Türk ordusu büyük bir zafer kazanmış, işgal güçlerinin Anadolu'daki hâkimiyet hayali sona ermişti. 30 Ağustos, yalnızca askerî bir başarı değil; yokluk içindeki bir milletin bağımsızlık iradesinin dünyaya ilanıydı.
Mustafa Kemal Atatürk savaşın acılarını çok iyi biliyordu. Bu nedenle savaşın yüceltilmesini değil, barışın yaşatılmasını istedi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı, onun yalnızca Türkiye için değil, bütün insanlık için taşıdığı büyük düşüncenin ifadesiydi. Bağımsızlığını kazanan Türkiye'nin hedefi başka milletlerin topraklarında göz dikmek değil, kendi vatanında huzur içinde yaşamaktı.
Atatürk'ün Millî Mücadele'si, emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren birçok millet için de önemli bir örnek oldu. Onun düşüncesinin merkezinde vatan, bağımsızlık, akıl, bilim, barış ve insan onuru vardı. Bu nedenle Atatürk'ün mirasını yalnızca bir askerî zaferle sınırlamak doğru değildir. Asıl büyük miras, bağımsızlığın ve Cumhuriyet'in gelecek kuşaklara bırakılmasıdır.
Bugün Atatürk'e ve Cumhuriyet'e dil uzatanlara karşı en güçlü cevap, kavga etmek değil, tarihimizi doğru bilmektir. Atatürk neden mücadele etti? Neden Anadolu'da bir bağımsızlık hareketi başlattı? Neden Cumhuriyet'i kurdu? Cevabı açıktır: Bu milletin kendi vatanında özgür, bağımsız ve insanca yaşayabilmesi için.
30 Ağustos Zaferi bize bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Bir milletin gerçek gücü yalnızca silahında değil, bağımsızlık iradesindedir. O irade varsa yokluklar aşılır, en güçlü görünen ordular karşısında bile mücadele edilir.
19 Mayıs 1919'da başlayan yolculuk, 30 Ağustos 1922'de büyük bir zaferle taçlandı. Ardından Cumhuriyet kuruldu ve bağımsızlık mücadelesi yeni bir anlam kazandı.
Bugün bize düşen görev, bu mirası korumaktır. Bayrağımızı özgürce dalgalandırmak, vatanımızın bütünlüğüne sahip çıkmak, Cumhuriyet'i yaşatmak ve çocuklarımıza bağımsızlığın değerini anlatmaktır.
Çünkü 30 Ağustos yalnızca takvimde bir tarih değildir.
30 Ağustos, Türk milletinin “Ben özgür yaşayacağım, geleceğime kendim karar vereceğim” diye haykırışıdır.
Ve bu haykırış, Cumhuriyet yaşadığı sürece sonsuzluğa giden bir zafer olarak yaşamaya devam edecektir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.