Mustafa ÖZLÜK

Mustafa ÖZLÜK

Zil Çaldı

Dünyanın her yerinde okullar yeniden açılıyor. Hiçbir ülkenin eğitim alanında bütün sorunlarını çözmüş olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak her ülkenin sorunları aynı değildir. Bir ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasal yapısı eğitim sistemini doğrudan etkiler. Demokrasiyi, adaleti ve bilimi rehber edinen ülkelerde eğitim sorunlarının daha kolay çözüldüğünü görmek mümkündür.

Eğitim, yalnızca çocuklara bilgi aktarmak değildir. Eğitim, dünyanın geleceğini belirleyen en önemli güçlerden biridir. Üniversitelerin ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasıyla birlikte insanlık, bilginin kurumsallaştığı yeni bir döneme girmiştir. Avrupa'da üniversitelerin gelişmesiyle pozitif bilimlere daha fazla önem verilmiş, bilimsel düşünce zamanla toplumların gelişmesinin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Türk ve İslam dünyasında da bilim tarihinde çok önemli bir birikim vardır. Özellikle İslamiyet'in kabulünden sonra Türk-İslam medeniyetinde matematik, tıp, astronomi, fizik ve kimya gibi alanlarda önemli bilim insanları yetişmiştir. Bu bilim insanlarının eserleri daha sonra Avrupa'da da tanınmış ve bilimsel gelişmelere katkı sağlamıştır. Ancak zaman içerisinde bilimsel düşünceden uzaklaşılması, sorgulama kültürünün zayıflaması ve eğitim kurumlarının çağın ihtiyaçlarına cevap verememesi büyük sorunlara yol açmıştır.

Osmanlı döneminde medreseler önemli eğitim kurumlarıydı. Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul'da kurulan Sahn-ı Seman medreseleri bunun en önemli örneklerinden biridir. Fakat zaman içinde medreselerde pozitif bilimlerin ağırlığının azalması, eğitim sisteminin yeniliklere yeterince açık olmaması ve Avrupa'daki bilimsel gelişmelerin gerisinde kalınması ciddi sonuçlar doğurmuştur. Bilimsel yolu seçen toplumlar ilerlerken, bilimin dışında kalanlar güç kaybetmiştir.

Bilim insanlarının ortak özelliği ise sormak, sorgulamak ve gerektiğinde bedel ödemek pahasına gerçeğin peşinden gitmektir. Bilim, "Ben söyledim, öyleyse doğrudur." anlayışını kabul etmez. Kanıt ister, eleştiri ister, tartışma ister.

Bu nedenle eğitimimizin temelinde de soru soran, sorgulayan, araştıran ve çözüm üreten bireyler yetiştirmek bulunmalıdır. Sürekli "Tamam efendim." diyen, yalnızca itaat etmeyi öğrenen nesiller yetiştirirsek demokrasi gelişmez, adalet güçlenmez, bilim ilerlemez.

Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamından bu konuda çok önemli bir örnek verebiliriz. Sivas Kongresi günlerinde Atatürk, kendisine yönelik eleştirileri sabırla dinlemiş, karşısındaki kişinin düşüncelerini söylemesine fırsat vermiştir. Orada bulunanların bir bölümü, yapılan eleştirinin nasıl karşılanacağı konusunda endişelenmiştir. Ancak Atatürk, farklı düşünceden rahatsız olmak yerine konuşanı dinlemiş ve düşüncenin özgürce ifade edilmesine imkân tanımıştır. Bu davranış, onun eleştiriden korkmadığını; aksine doğruyu bulmak için farklı fikirlerden yararlandığını gösteren önemli bir örnektir.

Buna benzer bir olayın Ankara'da bir yemek sırasında da yaşandığı anlatılır. Bir doktor, Atatürk'ün bulunduğu ortamda onu eleştiren düşüncelerini açıkça dile getirir. Masadakiler yine büyük bir şaşkınlık ve endişe yaşar. Fakat Atatürk doktorun sözünü kesmez; onu dinler. Daha sonra onun düşüncelerinden ve kişiliğinden etkilenerek kendisine önemli bir görev verir ve Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirir. Bu olayın asıl anlamı, eleştirinin cezalandırılması değil, dikkate alınmasıdır.

Bugün hepimizin okuduğu, kış şartlarında öğretmenlerin fedakârlığını anlatan anı ve yazılar da bize eğitimcilerin hangi şartlarda görev yaptığını hatırlatmaktadır. Öğretmen yalnızca sınıfa girip ders anlatan kişi değildir. Öğretmen aynı zamanda öğrencisine davranışıyla, konuşmasıyla, okumasıyla ve yaşamıyla örnek olan kişidir.

Bu nedenle eğitimde bilimsel düşünce kadar öğretmenin toplumdaki yeri de önemlidir. Öğrencilerin karşısında iyi örnekler bulunmalıdır. Öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerinde gördüğüm bazı görüntüler ise bu açıdan düşündürücüdür. Elbette herkesin kendi tercihleri vardır; ancak okulun ve öğretmenlik mesleğinin kendine özgü bir ciddiyeti ve sorumluluğu da vardır. Geleceğin öğretmenlerini yetiştiren kurumlarda, mesleğin saygınlığına uygun bir görünüm ve davranış kültürü oluşturulmalıdır.

Sayın Millî Eğitim Bakanı'nın öğrenciler ve öğretmenler için kıyafet konusunda yaptığı düzenlemeler de bu açıdan yeniden düşünülmelidir. Öğrenci ve öğretmenlere kıyafet serbestliği getirilirken okullarda önlük gibi belirli bir kıyafetin zorunlu tutulması çelişki oluşturabilir. Burada asıl mesele kıyafetten çok eğitim kurumunun ciddiyeti ve öğretmenin öğrencisine nasıl bir model olduğudur. Nasıl hâkim ve savcıların mesleki bir görünümü varsa, eğitimcilerin de mesleklerinin saygınlığını yansıtan bir duruşu olmalıdır.

Eğitimde tam anlamıyla eşitlik sağlamak kolay değildir; fakat fırsat farklılıklarını azaltmak devletin görevidir. Yatılı okulların azaltılması, üretim ve uygulama gerektiren eğitim kurumlarının geri plana itilmesi, taşımalı eğitimin yaygınlaşması gibi uygulamalar yeniden değerlendirilmelidir. Öğretmenin köyde, öğrencinin ve velinin yanında olması yalnızca eğitim açısından değil, köyün sosyal yaşamı açısından da önemlidir. Öğretmen köyü tanır, öğrencisini tanır, ailenin şartlarını bilir ve sorunların çözümüne daha yakından katkı sağlayabilir.

Öğretmenler arasındaki dayanışmanın da yeniden güçlendirilmesi gerekir. Öğretmenevleri yalnızca konaklama yapılan yerler olmamalıdır. Öğretmenin gazete okuyabileceği, kitaplara ulaşabileceği, meslektaşlarıyla sohbet edebileceği ve kültürel faaliyetlerde bulunabileceği merkezler hâline getirilmelidir. Öğretmen okumalıdır. Çünkü okumayan öğretmenin öğrencisine okuma alışkanlığı kazandırması kolay değildir.

Aynı şekilde emeklilerimizin de kitap ve gazeteye daha kolay ulaşabilmesi sağlanmalıdır. Kütüphaneler geliştirilmeli, belediyeler bu konuda daha fazla katkı sunmalıdır. Okuyan toplum, düşünen toplumdur. Düşünen toplum ise geleceğini daha sağlam kurar.

Eğitim alanında bir başka önemli konu da tarikat ve cemaatlerin devlet eğitiminden ayrılmasıdır. Eğitim, herhangi bir grubun, cemaatin veya tarikatın etkisine bırakılmamalıdır. Devletin okulu bütün çocukların okuludur. İnanç özgürlüğü herkes için vardır; ancak kamu eğitimi bilimsel, laik ve bütün yurttaşlara eşit mesafede olmalıdır. Aynı dine inanan insanların bile farklı düşünceleri olabilir. Bu farklılıklar düşmanlık sebebi değil, birlikte yaşamanın doğal sonucudur.

Bize yalnızca itaat eden nesiller değil; soru soran, sorgulayan, aklını ve bilimi rehber edinen, hak ve adalet duygusu gelişmiş yurttaşlar gereklidir. Eleştiri, doğru kullanıldığında yıkıcı değil, yapıcıdır. Akıllı yönetici eleştiriden rahatsız olmaz; eleştiriden yararlanır. Çünkü insan, karşısında duran farklı düşünce sayesinde kendi göremediği eksiklikleri daha net görebilir.

Eğitim bilimsel olursa demokrasi gelişir, adalet güçlenir, yurttaşlık bilinci yükselir. Her çocuk devlet karşısında eşit yurttaş olduğunu öğrenir; devlete ve millete karşı görevlerini bilerek yetişir.

Aksi hâlde bilimden uzaklaşan toplumlarda güçlü olanın sözünün geçtiği, bazı insanların kendilerini ayrıcalıklı gördüğü, garibanların ise başkalarının ağzına baktığı bir düzen ortaya çıkar. Bizim hedefimiz böyle bir gelecek olmamalıdır.

Zilin çalması başarı getirsin. Bilimsel eğitim olsun. Türkiyeme Uygar ülkelerin üzerine çıkmayı sağlasın .

Yeni eğitim yılı başladı. Şimdi asıl soru şudur: Çocuklarımıza yalnızca ders mi öğreteceğiz, yoksa onlara düşünmeyi, sorgulamayı, adaleti, bilimi ve birlikte yaşamayı da öğretecek miyiz?

Geleceğin Türkiye'si, vereceğimiz bu cevaba göre şekillenecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.