Yılmaz SANDIKÇI

Yılmaz SANDIKÇI

DEMOKRASİDEN MONARŞİYE

Beşerin en tehlikelisi, bilmeyenler değil, bilmediğini bilmeyenler de değil, birbiriyle çelişen fikirleri aynı anda doğru kabul edenlerdir. Çünkü bunlar aklı filtresini de bilmezler; akıl ile işin aslını aramak, hakikati anlamaya çalışmak yerine algı ile zan ile aldanmayı tercih ederler.
*
Bu açıdan bakınca, yıllardır Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz vaadiyle müdahale edip, kan dökenlerin Türkiye’de monarşi önermesi, cahilliğin zirvesi değil midir? Bu adamlar da mı cahil? Diyebilirsiniz. Değillerse, dinleyenleri zırcahil yerine koyuyorlar demektir.
*
Ya bunlara aldananlar, çanak tutanlar kimdir, kimin hizmetindedir?
*
Bilgisiz kişi öğrenince bilgisizlikten kurtulur. Ancak birbiriyle çelişen duyumları aynı anda doğru kabul edenler öğrenemezler. Sorun budur ve cahillik burada başlar. Cahiller anlamak için uğraşmazlar, yorulmazlar; kolay yoldan aldanırlar. Aldandıkları yalanları da işin aslını aramadan, doğruluğunu sorgulamadan başkalarına yayarlar.
*
Bugün dünyanın gözü önünde yaşanan tam da budur. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri yıllardır Ortadoğu’ya demokrasi, insan hakları, özgürlük ve hukuk götürdüğünü söyleyerek Irak’a girdi, Suriye’de oyun kurdu, İran üzerinde yıllarca süren baskısı yetmemiş gibi, tarihin gördüğü en namert savaşlardan birini başlattı…
*
Her müdahalenin ambalajı aşağı yukarı aynıydı: “Demokrasi gelecek, diktatörlük bitecek, halk özgürleşecek.” Peki, sonuç ne oldu? Irak parçalandı, Suriye dağıldı, milyonlarca insan canından ve yurdundan edildi, mezhep savaşları derinleşti, terör yapıları serpildi, devlet düzenleri çöktü. Demokrasi diye sunulan reçete, milletlere huzur değil felaket getirdi… İyi de buradaki sorun demokraside miydi yoksa demokrasi maskesi ile cahilleri aldatanların oyununda mı? Birileri bunu da sorgulamadı, demokrasi İslam’a terstir yalanını yayanlara bile aldandı, niye terstir? diye sormadı. Çünkü aldanmak, zahmetsiz ve kolaydı. Peki, kolaycılığın sonu nereye çıkar? Çoğu bunu sorgulamadı!
*
Şimdi aynı aklın temsilcileri çıkıp bu coğrafyada demokrasinin işlemediğini, güçlü liderliklerin, hatta saltanat yapılarının daha uygun olabileceğini söylüyor. Hatta 1. Dünya Savaşından sonra sömürgeci “emperyalistlerin himayesinde yaşamayı kabul eden” ailelerin, aşiretlerin yönettiği Arap ülkelerini örnek gösterebiliyor. Hem de bu teslimiyetçi Arap hanedanlarını kime örnek gösteriyor?... 1. Dünya Savaşından sonra, mandayı da himayeyi de kabul etmeyen ve işgalciyi yurdundan atmak için “ya istiklal ya ölüm” diyerek cepheye koşanların torunlarına. İyi uyuttuk bunları diyorlar adeta!
*
Dün “demokrasi” önerisi ile devlet yıkanlar, bugün “monarşi daha uygun” havasında konuşuyorsa, burada her şeyden önce “fikir namusu” aranmalıdır. İyi de namus kimlerde bulunur?
*
Demek ki onların derdi bölge halklarının yani bizim iyiliğimiz filan değil; kendi çıkarlarına uygun düzenleri kurmaktır. Onların işine gelirse demokrasi derler, gelmezse monarşiyi denerler. Yetmezse federasyon isterler. Amaçlarına ulaşmak için etnik ve mezhep fay hatlarını kaşırlar. İlkeye veya ahlaka göre değil, menfaatlerine göre konuşurlar.
*
Ahlaksız yalanlarını ortaya çıkaranları, halkları uyaran ve uyandıranları iftiralar ile kötülemeyi de ihmal etmez bunlar. Bunlara aldananlar çoğaldıkça, o toplum kendi içinde batar ama aldanmak yerine anlamaya çalışanlar, her türlü oyunu bozar.
*
Milletimize, sanki kötü birisiymiş gibi türlü yalan ve iftira ile kirleterek anlatmaya çalıştıkları Atatürk de bölgedeki, hatta dünyadaki uyandıranların en büyüğüdür. Bunların yalanları ortaya çıktıkça Atatürk’ün büyüklüğünü anlayanlar çoğalmaktadır.
*
İşte, tam da burada Atatürk’ün büyüklüğünü gösteren bir öngörüsü daha kendini hatırlatıyor: Onun yıllar önce söylediği şu söz, bugün de yol gösteriyor: “Bir milletin saadet telakki ettiği şey, diğer bir millet için felaket olabilir.”
*
Bu söz sadece bir tespit değil, aynı zamanda bir uyarıdır: Her millet kendi tarihine, kendi ruhuna, kendi toplumsal dokusuna, kendi ihtiyaçlarına göre yol bulur. Başkasının reçetesiyle ne kalkınma olur ne de gerçek bağımsızlık kurulabilir. Bir millet, başka milletlerin önerileriyle, onların kalıplarıyla, onların çıkar hesaplarıyla ayağa kalkamaz. Kendi aklıyla yürümeyen toplum, başkasının projesine taşeron olur.
*
Bu yüzden asıl tehlike dışarıda değil, bu uyarıları anlamak yerine iftira atanlara, kara çalanlara aldanan ve aldandıkları yalanları yayan, içeridekilerdir; bu çelişkileri görmeyen, görmek istemeyen, düşünmeden alkışlayan zihinlerdir. Bir gün demokrasi nutkunu, ertesi gün monarşi tavsiyesini aynı ağızdan duyup, böyle konuşanlara itiraz etmek yerine makul bulan zihinler, bilgi sahibi olabilir ama hikmet sahibi olamamış demektir. Böyle bir tavır, akıl değil ezberdir; düşünce değil zandır. Zannın sonu teslimiyettir, hüsrandır.
*
Çünkü akıl, çelişkiyi fark eder. Şuur, vaatlerle icraat arasındaki farkı görür. Haysiyet ise başkasının senin adına neyin iyi olduğuna karar vermesine razı olmaz. Demokrasi söylemiyle monarşi tavsiyesini aynı ağızda birleştiren akıl, bize rejim öğretmiyor; kendi çıkarı için bizi en uygun nasıl güdebileceğinin yollarını arıyor demektir.
*
Bizim için ölçü başkasının ne önerdiği değil, milletimizin neye layık olduğu ve hangi sistemle kendi iradesini koruyabileceğidir. Devlet ciddiyeti de, millet haysiyeti de, siyaset ahlakı da burada kendini gösterir. Görenler şu sorulara cevap arayacaktır:
- Tarım zengini ülkemizde, tarım ürünlerini tarladan sofraya ucuza getirecek bir Hal Yasasını bunca yılda çıkaramayanlar, hangi bilgi ve beceri ile Anayasa değiştirmeye kalkışırlar?
- Kimler, uğruna evlat, baba, kardeş, torun, yeğen, amca katledilen hatta uğruna Peygamber (sav) torunu bile katledilen, saltanatı-monarşiyi İslam’a uygun gösterir?
- Hangi kafa, “asabiyet yapmayı yasaklayan” İslam dinine iman eden Müslümanlara “asabiyet üzerine kurulan monarşiyi” önerir? Hangi tür Müslümanlar böyle yönetilir?
*
Burada din iman vicdan sorunundan önce akıl sorunları kendini gösterir. Aklını kullanma seviyesinde yükselemeyenlerin ahlakı da algısı da düşman milletlerin bala sardığı zehirli sözlere aldanacak kadar düşecektir. Buna cehalet denmezse ne denir? Çelişkiyi fark edemeyen akıl, hakikati görür mü? Hakikat yerine zanna hizmet edenlere cahil denmezse, ne nedir?
*
Şu konuyu da doğru anlamak gerekir, Cumhuriyet döneminde yapılan tüm devrimler ve yenilikler Osmanlı zamanında duyulan ihtiyaçlar üzerine başlayan ama başarılamayan yeniliklerdir ve milletimizin, saray düzeninin düştüğü sonu gördükten sonraki uyanış ile başarılmıştır. Peki, bu başarılar kime batmıştır? Kimler bu başarıları yok etmek için çalışmıştır? Keyfine geldiği gibi bize öneri getirenler ile onlara baston olan, tekerlek olanlardan başkası değildir. Bu kafadakiler, geçmişte de manda ve himaye taraftarı olanlar değil midir?
*
Milletler başkalarının kafasıyla değil, kendi aklıyla yükselir. Başkasının reçetesiyle kurulan bir düzen ise milletin devleti değil, başkalarının projesi olur. Zanna kapılarak bunların yalanlarına hizmet edenler de eninde sonunda köle, sömürge olur… Aldanmak yerine anlamaya çalışanlara selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.