Yılmaz SANDIKÇI

Yılmaz SANDIKÇI

SREBRENİTSA'DAN İNSANLIĞA SELAM VAR

Sırbistan’dan sonra Bosna-Hersek’e geçtik ve bayramın ilk günü Srebrenitsa şehitliğini ziyaret ettik. Bazı yerler vardır; gezilmez, yaşanır. Bazı mekânlar vardır; fotoğrafı çekilmez, zihinlere kazınır. Srebrenitsa öyle bir yer. Yeşilin binbir tonuna bürünmüş dağların arasında bir vadide binlerce beyaz mezar taşının uzandığı mezarlıktaki mezar taşları, insanlığın vicdanına çakılmış birer çivi gibi göründü bana.
*
Her mezar taşı aynı soruyu soruyordu adeta: "Neredeydiniz?"
*
O yıllarda üniversitede öğrenciydik; gücümüzün yettiği şeyler, tel’in mitinglerine katılmak ve okul harçlıklarımızı bağışlamanın ötesine geçemiyordu. Peki, bu insanlık dramını durdurmaya gücü yeten egemenler ne yapıyordu? Neredeydi? Yoksa o yardım beklediklerimiz, insanlıktan bihaber miydi?
*
Mezarlığın karşısındaki müzede, afişlerden biri dikkatimi çekti: "Wake Up Europe! Sarajevo Calls Every Man, Woman and Child." yani "Uyan Avrupa! Saraybosna her erkeği, kadını ve çocuğu (yardıma) çağırıyor."... Ama yardıma çağrılanlar kulaklarının üzerine yatmış, duymuyor.
*
Bir başka afişte ise Birleşmiş Milletler amblemi “United Nations” yerine "Disunited Nations of Bosnia and Herzegovina." yani "Bosna-Hersek'in Birleşmemiş Milletleri” olarak değiştirilmiş… Oysa “tek millet” ama aralarına giren mezhep ve din ayrılığı yüzünden birbirlerine düşmüşler.
*
Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler tarafından "güvenli bölge" ilan edilmişti. İnsanlar bu söze güvenmiş, silahlarını teslim etmişti. Fakat Temmuz 1995'te, dünyanın gözü önünde binlerce insan katledildi. Hem de BM için barış görevlisi olarak gelen Hollandalı askerlerin gözetiminde yaşandı Dutchbat trajedisi!... Birleşmiş Milletler, o dönem adeta “Bir Leşmiş Milletler” gibi davranıyordu sanki. Avrupa’nın göbeğinde yapılan bir soykırımı durdurmak için laftan öteye geçmediler.
*
Savaş sadece kurşunla yapılmıyor. Önce insanın insanlığı elinden alınıyor; aşağılanıyor, ötekileştiriliyor ve nihayetinde öldürülmesi kolaylaştırılıyor…
*
"İnsan" diyorum ama tam bu noktada zihnime eski bir tespitim düşüyor: Bunlar insan olamaz. İnsan, şeklen iki ayak üzerinde yürür, manada ise eşref-i mahlûkat olur, yani yaratılmışların en şereflisi. Manada o şerefe ulaşamayanlar ise sadece birer mahlûktur yani yaratık. Hatta bunları bildiğimiz hayvanlara benzetmek bile hayvanlara hakaret olur. İnsan gibi görünen o vahşi bedenlerin içinde belki bir canavar, belki de insanlıktan nasibini almamış ilkel bir tür yaşamaktadır. Dün Almanların Yahudilere yaptıklarında da, bugün Yahudilerin Filistinlilere yaşattıklarında da hep aynı ilkel mahlûkatı görüyorum… Belki, mazlumların yardım çağrılarına sağır kalanlar da aynı türden diye düşünüyorum.
*
Tur rehberimiz Muzaffer Öztürk Bey de bu vahşete şahit olanlardan, yaşadıklarını ve canlı şahitlerden duydukları ile bizleri aydınlattı. O dönem medyada gördüklerimizi hatırladım: Bosna’da bu vahşeti doğuran süreç bir günde başlamadı. Önce halk arasında komşuluk zayıflatıldı, sonra ortak hayatın dili bozuldu. Yüzyıllardır aynı dili konuşan, Yugoslav üst kimliğinde buluşan ve aynı sokakları paylaşan insanların arasındaki o köklü "dil kardeşliği", yerini planlı bir "din düşmanlığına" bıraktı. O günleri yaşayanlar şu gerçeğin farkına varmış: Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra başta Almanlar olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinden “kardeş şehirler” veya “iyi niyetli” vakıf yardımları adı altında finanse edilen dinî yapılar, kimi zaman inanç ihtiyacından çok birer etnik kimlik işaretine dönüştürülmüş. Yapılan kiliseler ve camiler ibadet mekânı olmaktan çıkıp, "burası bizden, şurası sizden" diyen sessiz sınır taşlarına ve ayrılıkçı fikirlerin yayıldığı mekânlara dönüştürülmüş.
*
Dış destekli bu faaliyetler, toplumsal ayrışmayı el altından beslemiş. Bosna’daki katliama sebep olan savaş, aynı kökten gelen bir milletin mezhep ve inanç farkları üzerinden inşa edilmiş. Avrupa’nın bu vahşete kör ve sağır kalması da bu kirli stratejiyi doğruluyor. Öyle ki bazı “ırkçı Sırplar, Türklere olan tarihi kinlerinin intikamını, sırf Müslüman oldu diye kendi öz kardeşleri Boşnaklardan alacak kadar insanlıktan çıkmış.” Peki, kazanan kim olmuş? Öldüren de ölen de değil. Bence, bölenler olmuş.
*
İşte tam da bu yüzden; dinin siyasete, ticarete ve etnik kimliğe alet edildiği coğrafyalarda laikliğin aslında sadece bir yönetim biçimi olmadığını anlıyorsunuz. Laiklik; bir arada yaşamanın, kelimenin tam anlamıyla “toplumsal barışın" güvencesi oluyor. Srebrenitsa’da şehit edilen Müslümanların mezar taşları arasında yürürken şunu çok daha iyi kavrıyor insan: Din, siyasi bir sınır çizgisine dönüştürüldüğü an vicdanlar susuyor, insanlık ölüyor.
*
Demek ki, soykırım sadece silahla başlamaz; önce zihinlerde sınırlar çizilir, sonra mahalleler ayrılır, sonra insanlar birbirine yabancılaştırılır, vahşet kolaylaştırılır. Kurşun en son gelir. Vahşet o kadar kolaylaşmış ki anıt mezarlığın girişinde 8372 yazıyordu. O da sadece bilindiği kadarıyla... Belli ki katliamda çok daha fazla cana kıyılmıştı.
*
Sırplar, farklı bir inanca geçtiği için kendinden olan bir halkın geleceğini kurutmak üzere özellikle erkekleri hedef almış. Ancak yeni doğmuş bebek Fatima’dan 94 yaşındaki Şaha nineye kadar katledilen en küçük ve en yaşlı kurbanın kadın olması da dünyaya vahşetin sınırı olmadığını gösteren acı bir mesaj olarak yerinde duruyor…
*
Bir dönemin insanlık vicdanına çakılan mezar taşları arasında dolaşırken bir şey daha içimi sızlattı: Aynı soyadı, aynı aile yan yana onlarca mezar... Baba, oğul, kardeş, amca, yeğen, dede, torun... Bir nesil değil, soylar yok edilmiş.
*
Kindarlık ve intikam duygusu insanî değildir, İslami hiç değildir. Bu ilkel duygular sadece yeni mezarlar, yeni düşmanlıklar üretir; oysa insanlığı yaşatacak olan şeyler merhamettir, adalettir. Selam ancak bunlar varsa gelişir ve yayılır.
*
Srebrenitsa'yı yalnızca Boşnakların acısı olarak görmek büyük bir körlük olur. O beyaz mezar taşları altında insanlığın onuru ve utancı da yatıyor: Bu bir Bosna hikâyesi değil, insanın insana neler yapabileceğinin, dil kardeşliğiyle kurulan köprülerin, din düşmanlığıyla nasıl vahşice yıkılabileceğini gösteren bir ders olarak tarihte yerini alıyor.
*
Tam bu noktada laiklik kavramı yeniden dalgalanıyor zihnimde. İnsanları inançlarına göre ayrıştırıp, düşmanlaştıranların insanlıkla bağı olamaz. Laikliği dinsizlik gibi uygulayanlar da laikliği dinsizlikmiş gibi anlatanlar da bilerek ya da bilmeden insanlık düşmanlarının hizmetindeler… Düşünenler laikliği, toplumsal barışın güvencesi olarak görüyor.
*
Düşünün; ama düşünürken aklınızı ideolojik körlüklerden, sığ menfaatlerden ve hayvani dürtülerden arındırarak, insan olmanın o yüksek bilinciyle düşünün. Aklını sadece nefsinin, hırslarının ve mide-bağırsak seviyesinde kullananların dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiğini asla unutmayın.
*
Unutursak... Bir gün tekrar yaşanabilir. Her yerde. Her zaman. Herkese. Eğer uyanmazsak, bir gün bizde bile… Sonraki durağımız Saraybosna ve Mostar anılarında buluşmak üzere. Kör kinin peşine düşmek yerine İslam’ın “selam” manasında insanlığı yaşatabilenlere selam ve dua ile…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.