Yılmaz SANDIKÇI
HANNOVER’DEN SELAMLAR
Dün yine Almanya’ya geldim. Her zamanki gibi rızkımızın peşindeyiz. Alanında dünyanın en önemli fuarlarından olan EuroBLECH fuarı vesilesiyle makinelerin, üretimin ve uluslararası rekabetin içindeyiz.
Böyle yolculuklar, günlük telaş içinde ertelediğimiz bazı soruları yeniden düşündürüyor. Bulunduğumuz ülkeler sorulara yeni sorular ekliyor, farklı bakış açıları gösteriyor.
İşimiz makine, makine yaşamın her yerinde. Burada da dünyanın her yerinden makine celiler var… Bir makinenin nasıl çalıştığını bilmek başka, onu tasarlayıp üretmek başka. Ürettiğini güvenilir biçimde çalıştırmak, müşteriye zamanında teslim etmek ve yıllarca arkasında durmak ise daha başka… Bizim işlerde müşteri makineyi aldıktan sonra sorumluluğumuz daha da artıyor. Bu sorumluluğa, şirketinin imajı yanında ülkenin ve milletinin imajını temsil etmek ekleniyor. Öyle ki bazen, “müşteriden parayı alalım da sonra hallederiz” diyen zeki ama ahlaksız, haris kişilerin imajımıza verdiği zararlarla da uğraşmak zorunda kalıyoruz.
Geçen hafta “Zekâ arttı da ahlak ne yaptı?” diye sormuştum. Beşerin zihinsel becerilerinin gelişmesinin, onu daha dürüst ve daha sorumlu bir insan yapıp yapmadığını üzerinde durmuştum.
Bu hafta o sorunun bir adım sonrasına geçelim, özellikle de düşünceye vurulan prangalara karşı inancın ve otoritenin yüzyıllar önce tartışıldığı Almanya coğrafyasında.
Yeni soru: Düşünüyoruz da öğreniyor muyuz? Öğrendiğimiz malumat ile bilgi arasındaki farkı anlıyor muyuz? Bilgiyi üretime, refaha dönüştürebiliyor muyuz?
Öğrenmek sadece başlangıç. Başlangıçta kalırsak yol alamıyoruz, bazıları bilgiçlik yapmayı marifet zannediyor ama günün sorunda işe yaramadığı ortaya çıkıyor. İlerlemek, öğrendiğin bilgiyi refaha, huzura çevirebilecek çabayı disiplinli ve sistemli şekilde sergilemeyi gerektiriyor?
Bu süreçte mazeretin yerini ölçüm alır. Ölçüm istatistik gerektirir. İstatistiğin temelinde ise matematik ve mantık bulunur. Bunları doğru uygulamak için rasyonel düşünceyi öğrenmek de gerekir çünkü matematik bilmeyen toplumlarda adalet gelişmez sözünü anlamak çok önemlidir.
İnsanlığın son 3 yüzyılına damga vuran sanayileşmenin öğrettiği önemli derslerden biri, bilgini sonuçlarla yansıtabilmektir; konuşarak bilgiçlik taslamak değil!
Herkes konuşur, dürüstlüğün değerini bilir ama iş ticarete, menfaat paylaşımına gelince ne kadar uygular?
Herkes israfın zararını bilir. Peki zamanımızı, emeğimizi ve kaynaklarımızı ne kadar verimli kullanırız?
Herkes çalışmanın önemini bilir. Peki üstlendiği işin hakkını ne ölçüde verir?
Bilmek yetmez, yapmak ve üretime dönüştürmek gerekir. Araştırmanın fikre, fikrin tasarıma, tasarımın üretime dönüşmesi gerekir. Bunun için merak kadar sabır, cesaret kadar disiplin, bireysel yetenek kadar birlikte çalışabilme, işbirliği yürütebilme becerisi de gerekir.
Üretmek dediğim de yalnızca fabrikalarda makine yapmak veya makinelerle yapılan bir iş değildir. Öğretmenin öğrencisine düşünme alışkanlığı kazandırması, mimarın yaşamı kolaylaştıran tasarımları, çiftçinin toprağın verimini artırması, yazılımcının bir sorunu çözmesi, yöneticinin çalışanları için işi kolaylaştıran bir düzen kurması, bir doktorun yan etkisiz bir tedavi yöntemi bulması ve bunun gibi nice iş de üretmek demektir. Bir yazarın okuruna yeni bir soru sordurabilmesi de…
Yeter ki ortaya çıkan iş, bir ihtiyacı karşılasın; yaşamı kolaylaştırsın, refahı artırsın, beşere bir değer katsın.
Burada geçen haftaki ahlak sorusu yine karşımıza çıkıyor. Üretirken insanlığı tüketiyorsak ne olacak? Ya bir de üretmeden tüketenler nasıl durdurulacak?
Almanya’ya gelişim bana bir başka soruyu da düşündürüyor: Buralarda gördükleri temizliğe, düzene, sisteme imrenenler, kendi ülkemiz için gereken emeği yeterince sunuyor mu?
Bizde temizlik yok mu? Var.
Bizde sistem yok mu? Var.
Bizde emek yok mu? Var.
Bizde yetenek yok mu? Var.
Bizde bilgi yok mu? Var.
Çalışkan, üretken insan yok mu? Hem de çok var.
Peki, bu insanların emeğini çoğaltacak ortamı kurabilmek; her defasında sıfırdan başlamadan tecrübeyi biriktirebilme iradesi niçin yeterli olmuyor? Olsaydı, enflasyon sorunu yıllardan beri refahımızdan çalabilir miydi?
Günümüzde neyi ne kadar başardığımız, bir zamanlar atalarımızın neler yaptığından daha önemli değil mi? Birilerinin bizi atalarımızın başarılarını överek uyutmasına karşı uyanık olmalıyız değil mi!
Almanya’da olmanın hatırlattığı başka sorular da var. Ortaçağda, Vatikan’daki ruhbanların baskısı altında sürünen ve sefil olan halkları, vicdan ve düşünce özgürlüğü önündeki engelleri kaldırarak sanayi devrimine götüren süreçte Almanların cevap bulduğu en önemli soru neydi sizce? Ardından sanayi devrimini başlatan İngilizlerin?... Buldukları o cevapla hangi kapıları açtılar, hangi yollardan geçtiler?
Batıda Almanya, İngiltere başlattı ama doğru da Japonya, Kore ve en son Çin nereden nereye geldi? Biz nerede kaldık peki? Nedeni ne ki?
Sormak, cevap aramak ve bulmak öğrenme fırsatı verir insan olana. Öğrenmenin değere dönüşmesi ise sistemli, disiplinli bir çaba ister. Öğrendiklerimizi, bildiklerimizi konuşmak yerine yaptıklarımız anlatsın demeyi düşünmeye başlamalı değil miyiz artık. Çünkü yarına bırakacağımız mirasın içinde, söylediklerimizden çok tamamladığımız ve insana, topluma, ülkeye yararı olan işler kalıcı olacak. Konuşmaktan ziyade üretmeye çalışanlara selam ve dua ile.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.