Üç Kuşağı Birleştiren Terzi Yusuf

Mevlana Ortaokulu’nu bitirip liseye başlayacağımız yılın yaz sonlarıydı. Siyah önlükten çıkıp takım elbise giymeye başladığımız ortaokul yıllarından itibaren babam, giyim kuşamımızla yakından ilgilenirdi. Gerek İstanbul’dan gerekse Konya Bedesteni’nden ya da Saray Çarşısı’ndan aldığı elbiselerle bize daha çocuk yaşlarda seçici olmayı öğretmiş ve bunu da uzun uzun anlatmak yerine hâl diliyle yapmayı tercih etmişti.

Kendisi de 1980 yılında, 42 yaşında hacca gidene kadar sabah namazına giderken taktığı kravatından hiç vazgeçmemişti. Giyim kuşama gösterdiği özen, onun hayat tarzının bir parçasıydı.

Mevlana Ortaokulu’nu bitirip lise yıllarına adım atacağımız o yazın sonlarına doğru, bir gün dükkânda bana dönerek:

“Artık lise talebesi olacaksın. Sana birkaç kat elbise diktirmemiz lazım,” dedi.

O güne kadar hep konfeksiyon ürünü elbiseler giyerken birdenbire terziye gitmekten söz etmesine şaşırmıştım. Ama şaşkınlığım kadar sevincim de büyüktü. Zira o yaşlarda, hele de liseye başlarken, terzi elinden çıkmış bir elbise giymek başlı başına bir ayrıcalıktı.

Lafı uzatmayalım… Bedesten’de kumaş toptancılığı yapan bir tanıdığımızdan iki ayrı kumaş kestirdik. Biri tek ceket-pantolonluk, diğeri ise hâlâ gözümün önünde duran açık yeşil renkte bir elbiselik kumaştı.

Burada küçük bir ayrıntıya girmeden geçemeyeceğim.

Bugün Kapu Camisi ile Aziziye Camisi arasında kalan geniş bölgeye genel olarak Bedesten denilip geçiliyor. Oysa eski Konya’da burası; Küçük Bedesten ve Büyük Bedesten’in yanı sıra Kunduracılar İçi, Attarlar İçi, Mecidiye Han, Marangozlar İçi ve Bitpazarı (Yılanlı Medrese) gibi kendine özgü adları, esnafı ve ticaret kültürü olan bölümlerden oluşurdu. Sarraflar Caddesi, Tevfikiye Caddesi gibi adlarla anılan sokaklar da bu tarihî dokunun parçalarıydı. Restorasyonların ardından bütün bu bölgenin tek bir Bedesten adı altında anılması yaygınlaştı.

Bizim elbiselik kumaşları kestirdiğimiz dükkân ise Küçük Bedesten dediğim yer, Attarlar İçi’nden geçip ilerlediğinizde, sonunda kırtasiyecilerin bulunduğu Fatih Çarşısı’nın karşısına çıkan uzun sokaktaydı.

Babam, kumaşlarımızı aldıktan sonra:

“Hadi bakalım, şimdi de Terzi Yusuf’a gidiyoruz,” dedi.

“Terzi Yusuf kim?” diye sordum.

“Hani İsmilli Bakkal Ramazan var ya… İşte o, oğlunu ilkokulu bitirdiğinde terzinin yanına vermişti. Artık usta oldu. İmam Hatip’in karşısına yeni bir dükkân açtı. Senin elbiselerini ona diktireceğiz.”

İşte, yıllar boyunca elinden çıkmış nice elbiseyi giyeceğimiz Terzi Yusuf ağabeyle dostluğumuz böyle başladı. Ara sokaklardan geçerek ulaştığımız o dükkân, zamanla yalnızca elbise diktirdiğimiz bir yer olmaktan çıktı; yıllara yayılan bir dostluğun, güvenin ve hatıraların adresine dönüştü.

Yıllar boyunca Yusuf ağabeyin elinden çıkmış pek çok elbise giydik. Her elbisenin dikiminde en az iki üç kez provaya gitmek de işin cabasıydı. Kumaş seçilecek, ölçü alınacak, prova yapılacak, ardından son rötuşlar… Bugün hazır giyimin birkaç dakika içinde tamamladığı işlerin yerini, o günlerde emek, sabır ve ustalık alırdı.

Hayat dediğin, bir bakmışsın yıllar su gibi akıp gitmiş… Zannedersem babamın vefatından beş altı yıl kadar önceydi. Bir gün kendisine dönerek:

“Baba, hani sen beni liseye başlayacağım zaman Terzi Yusuf’a götürüp elbise diktirmiştin ya…” dedim.

“Evet, ne oldu?” diye sordu.

“Bak, torunların büyüdü. Birkaç seneye art arda düğünleri olur. Hadi şimdi sıra bende! Terzi Yusuf’a gidelim; sana, bana ve oğluma birer elbise diktirelim,” dedim. Hiç itiraz etmedi. Birlikte Terziler İş Hanı’nın yolunu tuttuk.

İnsanın bazen bir kumaşa yalnızca elbise gözüyle bakmadığını o günlerde daha iyi anladım. O kumaşın içinde geçmiş, hatıra, emek ve aile bağı vardı. Babamın yıllar önce beni götürdüğü ustaya bu kez ben babamla birlikte gidiyordum. Yıllar önce başlayan bir hikâyenin içinde, bu defa başka bir sayfayı açıyorduk.

Ve aynen hayal ettiğim gibi oldu… O gün kumaşını beğenip ölçüsünü verdiğimiz elbiseyi oğlumun düğününde giydiğini görmek de nasip oldu. Bir zamanlar lise yolunda, babasının elinden tutarak terziye giden çocuk; yıllar sonra kendi oğlunun düğününde, yine aynı ustanın emeğini taşıyan bir elbiseyle karşısındaydı.

Bundan daha güzel bir hatıra olabilir miydi? Allah selamet versin, Yusuf ağabeyle baba dostluğumuz o günlerden bugüne hep devam etti, ediyor da. Ara sıra Terziler İş Hanı’na uğrar, hem sohbet eder hem de yeni kumaşlar gelmişse şöyle bir göz atarız. Her uğrayışımızda yalnızca kumaşlara değil, geçmişin bir köşesinde bıraktığımız yıllara da bakarız.

Şimdilerde artık çalışmayan, mesleğin son temsilcilerinden meşhur Terzi Aziz ağabey başta olmak üzere Terziler İş Hanı’nın diğer esnaflarına da sağlıklı, huzurlu bir ömür ve bereketli kazançlar diliyorum.

Çünkü bazı ustalar yalnızca elbise dikmez; insanın hayatına da ince ince dikiş atarlar. Yıllar geçer, kumaş eskir, elbise dolaplarda kalır ama ustanın emeğiyle birlikte o günlerin hatırası da yaşamaya devam eder.

İşte Terzi Yusuf benim için yalnızca bir terzi değil; çocukluğumdan babama, babamdan oğluma uzanan esnaf kültürünün, aile içi edep ve zarafetin kuşaktan kuşağa aktarıldığı hatıraların, bir dostluğun ve ömrümüzün içinden geçen güzel bir hikâyenin adıdır.

terzi-yusuf-mehmet-baykan.jpeg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.